Orijinalini görmek için tıklayınız : Hikayeler
Onur Kalender
10-08-2004, 00:24
Yukarıda ki Şiirler konu başlığını görünce ve herkesin kendi yazdığı şiirleri yazmaya başladığını düşününce hikayeler için de bir yer olsun istedim...
İlk hikayeyi de ben yazacağım...
Onur Kalender
10-08-2004, 00:27
BİR GÜN MUTLAKA
* *Genç kız telaşlıydı..
* *Aceleyle elindeki küçük valize ihtiyacı olacağını düşündüğü bir kaç şeyi tıkıştırdı, çantasındaki gerekli evrakları son bir kere gözden geçirdi. Her şey tamamdı...
* *Buraya onu bağlayan ailesinden başka hiç bir şeyi yoktu, ama artık onu da terk etmenin zamanı gelmişti.. Gitmeliydi çok çok uzaklara.. Son kez saatine baktı, valizini alıp telaşlı adımlarla evden çıktı ve onu bekleyen taksiye bindi.. Başını cama dayadı, şuanda bir sigaraya o kadar çok ihtiyacı vardı ki. Çantasını açtı, sigarayı bırakmadan önce aldığı son paket hala duruyordu..
* *Uzun uzun sigaraya baktı, sonra eliyle paketi buruşturup açık camdan dışarı fırlattı. Ona söz vermişti, asla içmeyecekti.. Bir an daldığı düşüncelerde onu nasıl bir hayatın beklediğini düşündü.. Bir ömür geçirdiği bu ülkeyi, bu şehri, dahası çok sevdiği ailesini terk ediyordu artık.. Taksinin durmasıyla daldığı hayallerden sıyrıldı.. Yine telaşla arabadan indi, valizini aldı. Hızlı adımlarla binadan içeri girip pasaport kontrolünden geçti, uçağa binen son yolcu olmuştu.. Yerini aldı, son kez nemli gözlerle candan dışarı baktı.. Kendi kendine mırıldandı; aileme, bu ülkeye, bu şehre, her şeye, her şeye veda edip sana geliyorum.. Sıcacık kollarını ve yüreğini aç bana.. Sana Geliyorum.. Seni Seviyorum...
Onur Kalender - 2003
Bahriye Tekin
10-08-2004, 10:46
BİR GÜN MUTLAKA
* *Genç kız telaşlıydı..
* *Aceleyle elindeki küçük valize ihtiyacı olacağını düşündüğü bir kaç şeyi tıkıştırdı, çantasındaki gerekli evrakları son bir kere gözden geçirdi. Her şey tamamdı...
* *Buraya onu bağlayan ailesinden başka hiç bir şeyi yoktu, ama artık onu da terk etmenin zamanı gelmişti.. Gitmeliydi çok çok uzaklara.. Son kez saatine baktı, valizini alıp telaşlı adımlarla evden çıktı ve onu bekleyen taksiye bindi.. Başını cama dayadı, şuanda bir sigaraya o kadar çok ihtiyacı vardı ki. Çantasını açtı, sigarayı bırakmadan önce aldığı son paket hala duruyordu..
* *Uzun uzun sigaraya baktı, sonra eliyle paketi buruşturup açık camdan dışarı fırlattı. Ona söz vermişti, asla içmeyecekti.. Bir an daldığı düşüncelerde onu nasıl bir hayatın beklediğini düşündü.. Bir ömür geçirdiği bu ülkeyi, bu şehri, dahası çok sevdiği ailesini terk ediyordu artık.. Taksinin durmasıyla daldığı hayallerden sıyrıldı.. Yine telaşla arabadan indi, valizini aldı. Hızlı adımlarla binadan içeri girip pasaport kontrolünden geçti, uçağa binen son yolcu olmuştu.. Yerini aldı, son kez nemli gözlerle candan dışarı baktı.. Kendi kendine mırıldandı; aileme, bu ülkeye, bu şehre, her şeye, her şeye veda edip sana geliyorum.. Sıcacık kollarını ve yüreğini aç bana.. Sana Geliyorum.. Seni Seviyorum...
Onur Kalender - 2003
:'( ;)
Bağdagül Çelik
11-08-2004, 23:24
adam güneşli güzel bir günde sokağa çıktı ve dönmedi eve bir daha...
Ömer Kalburcu
13-08-2004, 14:31
adam güneşli güzel bir günde sokağa çıktı ve dönmedi eve bir daha...
farklısın farklı ;)
Benim Hikayem
bağdagül karlı ve çirkin bir günde apartmana girdi ve dışarı dönmedi bir daha..
hehe.. Onur kızcak şimdi dalga geçiolar diye.. kızma Onur yaa ;) biz senle ne şiirler paylaştık..
Bağdagül Çelik
13-08-2004, 20:43
Genç kız (ki sadece kendisi öyle tanımlıyordu kendini )arkadaşının doğumgününü hiç unutmadığını ama o gün nasılsa kutlama mesajı gönderemediğini ona*nasıl açıklayacağını düşünüyordu .çünkü arkadaşının cep telefon numarasını bilmiyorduş sadece e mail atabilirdi ama evinde bağlantı yoktu o gün de sokağa çıkamamıştı işte.
Ömer inşallah doğumgününde de msj yollarım ama yollayamazsam doğum günün kutlu olsun:)
Onur Kalender
04-09-2004, 15:36
* *Ömercim, Bağdagülcüm... Kızıyorum! :P
* Size kızar mıyım ben ya. Nasıl istiyorsanız öyle davranın. Canınız sağolsun ama bir şeyler eklemeyide unutmayın lütfen!.. ;)
Bu arada kendini fazla üzme Bahriyecim! Şimdi böyle yaparsan diğerlerini okuyunca ne yaparsın bilmiyorum valla!.. ;) :-*
Onur Kalender
04-09-2004, 15:43
GÜL KIZ
Genç adam; her gün işe giderken, yolunun üzerindeki, güllerle dolu bahçeye bakmadan geçemezdi. Her sabah o rengarenk güller, içini neşeyle, sevinçle dolduruyordu.
Günler geçtikçe güllere bakan gözleri, bahçedeki eve takılmaya başladı. Çünkü son günlerde, o evde tül perdenin gerisinde bir genç kızın siluetini görüyordu. Her geçişinde güllere ve pencerede belli-belirsiz görünüp kaybolan genç kıza bakmadan edemiyordu.
Bir sabah her zamankinden daha erken yola çıktı. Bahçenin önüne geldiğinde yüreğinin titrediğini, içinin ürperdiğini hissetti; her gün tül perdenin arkasında gördüğü kız, bahçede gülleri suluyordu.
Güzel kız, genç adamı görünce yüzü kızararak içeri kaçtı. Adam, genç kızın hayali gözlerinden kaybolmasın diye gayret eder gibi, gözlerini bir güle dikerek öylece kalakaldı. Gördüğü güzelliğin etkisinde kalmış sevdalandığını düşünüyordu.
Genç adam, artık her gün bir öncesine göre biraz daha erken geçiyordu kızı tekrar görürüm umuduyla. Fakat tüllerin gerisinde görünüp kaçan bir siluetten başka şey göremiyor, kahroluyordu.
Genç kız da her sabah heyecanla tüller arkasına geçiyor, genç adamın gelmesini bekliyordu.
* * * *
Bir gün, genç adam bahçenin önünden geçmedi. Genç kız gün boyunca boşuna bekledi. Ertesi gün, daha ertesi gün yine boşuna bekledi.. Genç adam gelmedi. Genç kızın yüreğine hüzün doluyordu.
* * * *
Başka bir gün, yine umutsuz gözlerle yola bakarken, bir grup insanın omuzlarında tabutla geçtiklerini gördü genç kız. Aklından geçen korkunç düşünceden tüm vücudunun titrediğini hissetti, yüreği sıkıştı; yoksa genç adam ölmüş müydü..!
Genç kız yine her gün tüllerin arkasına geçiyor, boş gözlerle dışarı bakıyordu. Yüzü de, artık bakmadığı, sulamadığı gülleri gibi soluyordu.
* * * *
Genç adam bir gün yine geçti bahçenin önünden. Kaza geçirip, aylardır yattığı hastaneden sonunda çıkmış, ilk iş olarak da güllü bahçenin önüne gelmişti. Ama ümit içinde geldiği bahçenin önünde, gülen yüzü asıldı. Bahçedeki güller solmuş, pencere kara perdelerle sımsıkı kapatılmıştı.
Genç adam yolda oynayan çocuklara sordu; "Bu evde kimse yaşamıyor mu?". Bir çocuk; "İhtiyar bir kadın yaşıyor." dedi. Genç adam cevabını duymaktan korkarcasına, başka bir soru sordu; "Burada yaşayan genç kız ne oldu?". Çocuklardan biri atıldı; "O öldü." dedi, genç adamın yana düşen kollarını, yaşaran gözlerini görmeden başka bir çocuk atıldı; "Verem olmuş, dün öldü."
* * * *
Yıllar sonraydı, küçük bir çocuk heyecanla annesiyle babasının yanına koştu, güller arasında, sallanan sandalyede oturan ihtiyar adamı göstererek bağırdı; "Dedem gülüyor, dedem gülüyor baba..!". Koşarak ihtiyarın yanına gittiler, gülerken hiç görmedikleri yüzüne baktılar. Elinde bir gül olan ihtiyar adamın yüzüne, gerçekten bir gülümseme yayılmıştı; biten bir hasrete seviniyormuş gibi, yıllardır görmediği birine kavuşuyormuş gibi mutlu bir gülümseyişti bu. Fakat gözleri kapalıydı...
Onur Kalender - 2004
Zübeyde Şengül
10-09-2004, 13:08
genç kız (bu benim) işe başlamıştır. henüz 6 ay geçmiş olmasına rağmen dengeyi bozmuş (ki zaten çok az vardı) şuurunu kaybetmiş bir haldeydi. eve hergün farklı bir sorunla gitmekten evdekileri de baymıştı. aslında her şey yolundaydı..bol paralı bir iş,gayet rahat bir ortam,arasıra çekilmez olsalar da yine de iyi mesai arkadaşları...falan filan! ama bir sorun vardı...nerdeydi peki?
offffffffffffff....nerdeyim ben yaaa...ne işimm var benim burda yaaaa!!!!! kurtarın beni noooluurrrr :(
bağdagül ablammmmmmm bişi yap yaaaaa :(
Zübeyde Şengül
10-09-2004, 13:15
bir gün bir çocuk okuldan eve gelmiş.bakmış kimse yok. nasıl da karnı aç!!! ölüyor acından.gidiyor mutfağa dolabı açıyor bakıyor şekerler..aman tanrımm gözlerine inanamıyor dehşet güzel görünümlü şeyler.hemen hepsini yemeye başlıyor.sonra birden bire bir karın ağrısıdır başlıyor..aman tanrım neler oluyor bana diyor veeeee o an anlıyor ki yediği şeyler şeker değil ilaçmış!!!!!!!!!!!!zehirleniyor hemen hastaneye gidiyor miğdesi yıkanıyor boğazından aşşaya hortum neyim sokuyorlar kusuyor falan...veeee bunca çektiği çile yetmiyormuş gibi bir de bu olanlardan utanıyor!!!!!
bu ne abuk bir durumdur yaaa!!! o yaşta bir çocuk okul çıkışı evde yalnız bırakılır mı sen nasıl bir anne babasın nasıl yapıyorsun bunu çocuğuna? hem hiç bir yer kalmamış gibi ilaçları nasıl dolaba koyabiliyorsun? hadi onu koydun hiç mi peynir neyim yok bu kadar mı fakirsin? ve ne pişkinliktir bu kendin utanmıyorsun da çocuğunu utandırıyorsun....nasıl bir hikaye bu kardeşim.....?
kınıyorum....
Bağdagül Çelik
10-09-2004, 21:26
genç kız (bu benim) işe başlamıştır. henüz 6 ay geçmiş olmasına rağmen dengeyi bozmuş (ki zaten çok az vardı) şuurunu kaybetmiş bir haldeydi. eve hergün farklı bir sorunla gitmekten evdekileri de baymıştı. aslında her şey yolundaydı..bol paralı bir iş,gayet rahat bir ortam,arasıra çekilmez olsalar da yine de iyi mesai arkadaşları...falan filan! ama bir sorun vardı...nerdeydi peki?
offffffffffffff....nerdeyim ben yaaa...ne işimm *var benim burda yaaaa!!!!! *kurtarın beni noooluurrrr :(
bağdagül ablammmmmmm * bişi yap yaaaaa :(
Bağdagül o gün karar vermişti dert ablalaığından vazgeçmeye fakat o da nesi idi masum kız kardeşi ondan yardım istiyordu bir alo de dedi bir alo aloooo...
Onur Kalender
11-09-2004, 23:51
Of ya, bu ne demek oluyor böyle? Güzel güzel yazsanıza... :-/
Bağdagül Çelik
12-09-2004, 00:30
sıkıntının türlü türlü şekli vardır diye düşünürdüm hep ve bütün şekilleri ile yaşadığımı sıkıntıları...ama yanılmışım anlaşılan,öyle bir sıkıntı ki isimlendiremiyorum bunu kimisi can sıkıntısı diyor bu ondan çok daha öte bir şey ... nasıl bir şey olduğunun anlatabilseydim yazar olurdum zaten anlatamam üzgünüm
onurcuğum bu daha çok deneme oldu kusura bakma :-/
Onur Kalender
12-09-2004, 01:19
Deneme ya da düz yazı. Önemli olan paylaşma cesaretini göstermen! Çok sağol...
Hasan Muradoğlu
09-01-2005, 11:55
A.Ali Ural'ın Makyaj Yapan Ölüler kitabı çok hoş.deneme tarzında son yıllarda okuduğum en güzel kitaplardan biriydi.son yıllarda yaşanan olaylara(özellikle kıyıda köşede kalmış haberlere) farklı bir tarzla yorumlar getirmiş
Hasan Muradoğlu
03-03-2005, 14:59
5 ÖNEMLİ DERS
Birinci ve de en önemli ders.
Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun
en iyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan
geldim ve orada çakıldım kaldım. Son soru şöyleydi: "Her gün okulu
temizleyen hademe kadının ilk adı nedir?.." Bu herhalde bir çeşit
şaka olmalıydı. Kadını yerleri silerken hemen her gün görüyordum.
Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50'lerinde falan olmalıydı. Ama
adını nerden bilecektim ki!.. Son soruyu yanıtsız bırakıp kağıdı
teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test
sonuçlarına dahil olup olmadığını sordu." Tabii dahil" dedi,
hocamız.." İş yaşamınız boyunca insanlarla karşılaşacaksınız. Hepsi
birbirinden farklı insanlar. Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi
hakkeden insanlar bunlar. Onlara sadece gülümsemeniz ve 'Merhaba'
demeniz gerekse bile.." Bu dersi hayatım boyunca unutmadım. O
hademenin adını da.. Dorothy idi.
İkinci önemli ders.. Yağmurda otostop!..
Bir gece, vakit gece yarısına doğru Alama otoyolunun kenarında duran
bir zenci kadın gördüm. bardaktan boşanırcasına yağan yağmura
rağmen, bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye
çalışıyordu. Gecen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60'lı
yıllarda bir beyazın bir zenciye hem de Alabama'da yardıma
kalkışması pek olağan şeylerden değildi. Onu kente kadar götürdüm.
Bir taksi durağına bıraktım. Ayrılırken ille de adresimi istedi;
Verdim. Bir hafta sonra kapım çalındı. Muazzam bir konsol televizyon
indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda.. "Geçen gece
otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur sadece
elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti. Kendime güvenimi
yitirmek üzereydim, siz çıkageldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan
kocamın yatağının baş ucuna zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra
son nefesini verdi. Tanrı bana yardim eden sizi ve başkalarına
karşılık beklemeksizin yardım eden herkesi kutsasın!.. En iyi
dileklerimle, Bayan Nat King Cole."
Üçüncü önemli ders.. Size hizmet edenleri hep hatırlayın..
Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk
pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu.. Çocuk sordu: "Çikolatalı
pasta kaç para?" "50 cent!.." Çocuk cebinden çıkardığı bozukları
saydı. Bir daha sordu: "Peki dondurma ne kadar.." "35 cent" dedi
garson kız sabırsızlıkla.. Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız
hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit
geçirebilirdi ki.. Çocuk parasını bir daha saydı ve "Bir dondurma
alabilir miyim lütfen" dedi. Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın
kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi.
Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde,
gözleri doldu birden. Masayı sanki akan yaşlar temizleyecekti. Bos dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 cent duruyordu..
Hasan Muradoğlu
03-03-2005, 15:06
Dördüncü önemli ders.. Yolumuzdaki engeller..
Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir
kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler
olacaktı?. Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları,
saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi
kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu kralı yüksek
sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz
tutamıyordu. Sonunda bir koylu çıkageldi. Saraya meyve ve sebze
getiriyordu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya
sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı
ama, kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına
almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü.
Açtı.. Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde.. "Bu
altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir" diyordu kral. Koylu,
bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı. "Her
engel, yasam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır.."
Beşinci önemli ders.. Önemli olan vermektir..
Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Tek
yasam şansı beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük
oğlan ayni hastalıktan mucizevi şekilde kurtulmuş ve kanında o
hastalığın mikroplarını yok eden bağışıklık oluşmuştu. Doktor durumu
beş yasındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini
sordu. Küçük çocuk bir an duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve
"Eğer kurtulacaksa, veririm kanımı" dedi. Kan nakli ilerlerken,
ablasının gözlerinin içine bakıyor ve gülümsüyordu. Kızın
yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü
de giderek soluyordu.. Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle
doktora sordu: "Hemen mi öleceğim?.." Küçük doktoru yanlış anlamış,
ablasına vücudundaki bütün kani verip, öleceğini sanmıştı.
Hasan Muradoğlu
10-03-2005, 16:04
Bir gün bir tavşan, ağaç dalında boş boş oturan baykuşa sordu:
- Senin gibi bütün gün boş boş oturabilir miyim ?
- Tabii, neden olmasın.
Tavşan da öyle yaptı. Birdenbire bir kaplan ortaya çıktı ve Tavşanı yedi.
Alınacak ders:
Boş boş oturmak için çok çok yükseklerde oturuyor olmanız gerek...
Hindi: Şu ağacın en üst dalına çıkmak istiyorum ama hiç gücüm yok...
İnek: Neden benim dışkımdan biraz yemiyorsun ? Onlar besin deposudur.
Hindi bir parça dışkı yedi ve gerçekten bunun ilk dallara ulaşacak kadar
enerji verdiğini fark etti.
Ertesi gün biraz daha yedi ve ikinci dala ulaştı. Birkaç gün sonra ağacın en
üstüne çıkmayı başardı.
Aniden bir çiftçi ağacın tepesindeki hindiyi fark etti ve onu vurdu.
Alınacak ders:
B..k yemek sizi en üste çıkartabilir. Ama orda kalmanızı sağlayamaz..
Küçük bir kuş kışı geçirmek üzere güneye gidiyordu. Hava çok soğuktu ve kuş
donarak yere düştü. Yerde öylece yatarken bir inek geldi ve üzerine bir
parça dışkı bıraktı. Donmak üzere olan kuş dışkının sıcaklığıyla ısındı. Çok
mutlu oldu, neşe içinde şarkı söylemeye başladı. Oradan geçmekte olan bir
kedi kuşun sesini duydu. Onun nerede olduğunu keşfetmekte gecikmedi. Kuşu
dışkıdan sıyırdı ve yedi.
Alınacak ders:
1. Üzerinize b..k atan herkes düşmanınız değildir.
2. Sizi b..k’tan kurtaran herkes dostunuz değildir.
3. Boğazınıza kadar b..k’un içindeyseniz çenenizi kapalı tutun.
not:bazı kelimeleri her ne kadar sansürlemeye çalışsamda,argo ifadeleri yazmak zorunda kaldım.herkesten özür diliyorum.amacım sadece sizinle paylaşmaktı.
Onur Kalender
10-03-2005, 18:16
Gerçekten çok güzel ya. Çok sağol...
Hasan Muradoğlu
11-03-2005, 11:30
40 yaşlarındaki kadın kalp krizi nedeniyle hastaneye
yatırılmıştı.Kendinden geçmis durumdaydı. Doktorlar kurtarmak için
çilgınlar gibi uğraşıyordu..Tam bu sırada Tanrı kadına göründü.
-"Yanına geliyorum Tanrım," diye inledi kadın.
-"Hayır," diye cevap geldi yücelerden,"daha önünde 35 yıl, 2 ay, 8 gün var..."
Kadın nihayet kendine gelmişti. Doktorlar mutluydu. Kadın daha da mutluydu.
Biraz iyileşince kesenin ağzını açtı.
Yüzünü gerdirdi.Liposuction yaptırdı.Göğüserini silikonla
dikleşirildi.Kadının ısrarlarına dayanamayan hastane yönetimi bir
kuaförün gelip saçlarını platine boyamasına izin vermişti.Artık bomba
gibiydi kadın. Kendini çok iyi hissediyordu.
Hayatının kalan bölümünü mutlu bir biçimde geçirmeye hazırdı.Nihayet
taburcu oldu.
Dışarıya çıkıp temiz havayı içine çekti.
Taksiye binmek üzere caddenin karşısına geçerken bir ambulans çarptı kadına.
Vahimdi durumu. Derin karanlığa doğru kayarken sordu:
-"Ulu Tanrım, sen her şeyi daha iyi bilirsin, ama hani önümde daha 35
yıl vardı?"
Tanrı'nin cevabı şöyle oldu:
-"Tanıyamadım..."
;D ;D ;D
yanlış anlaşılmamak dileğiyle...
Hasan Muradoğlu
16-03-2005, 21:44
Annesi.. Bir de kendisi.. O kadardı bütün hayatı.. Bir gün fena halde sıkıldı, dayanamadı, attı kendini sokağa.. Bir yığın vitrinin önünden geçti.. Tam bir CD satan dükkanını da geride bırakmıştı ki, bir an durdu. Geri döndü, kapıdan içeri, gözüne hayal meyal takılan genç kıza bir daha baktı. Kendi yaşlarında harika bir genç kızdı tezgahtar.. Hani ilk bakışta aşk derler ya, öyle takılıp kalmıştı iste..
İçeri girdi.. Kız gülümseyerek koştu ona.. "Size nasıl yardim edebilirim" diye.. Nasıl bir gülümsemeydi o..
Hemen oracıkta sarılıp öpmek istedi kızı... Kekeledi, geveledi, sonra "Evet" diyebildi.. Rast gele bir plağı işaret ederek.. "Evet.. Su CD'yi bana sarar mısınız?.." Kız CD'yi aldı, içeri gitti. Az sonra paketlenmiş CD ile geri geldi.
Aldı paketi, çıktı dükkandan, evine döndü, açmadan dolabına attı.. Ertesi sabah gene gitti aynı dükkana.. Gene bir CD gösterdi kıza, sardırdı, aldı eve getirdi, attı paketi dolaba, gene açmadan..
Günler hep alınıp sardırılan CD'lerle geçti.. Kıza açılmaya bir türlü cesaret edemiyordu. Annesine açıldı sonunda.. Annesi "Git konuş oğlum, ne var bunda" dedi..
Ertesi sabah bütün cesaretini topladı. Erkenden dükkana gitti. Bir CD seçti. Kız gülerek aldı plağı. Arkaya gitti, paketlemeye.
Kız içerdeyken bir kağıda "Sizinle bir gece çıkabilir miyiz" diye yazdı, altına telefon numarasını ekledi, notu kasanın yanına koydu gizlice.. Sonra paketini alıp kaçtı yine dükkandan.
İki gün sonra evin telefonu çaldı.. Anne açtı telefonu.. CD dükkanındaki tezgahtar kızdı arayan.. Delikanlıyı istedi.. Notunu yeni bulmuştu da..
Anne ağlıyordu... "Duymadınız mı?" dedi.. "Dün kaybettik oğlumu.." Cenazeden birkaç gün sonra, anne oğlunun odasına girebildi sonunda... Ortalığa çeki düzen vermeliydi. Dolabı açtı.. Oraya atılmış bir yığın açılmamış paket gördü.. Paketleri aldı, oğlunun yatağına oturdu ve bir tanesini açtı... İçinde bir CD vardı, bir de minik not..
"Merhaba.. Sizi öyle tatlı buldum ki.. Daha yakından tanımak istiyorum.. Bir akşam birlikte çıkalım mı?.. Sevgiler.. Jacelyn!."
Anne bir paketi daha açtı.. Onda da bir CD ve bir not vardı..
"Siz gerçekten çok tatlı birisiniz, hadi beni bu gece davet edin, artık...
Sevgiler... Jacelyn!.."
* * * Unutmayın...
Düşündüğünüz şeyi mutlaka söyleyin... Birini seviyorsanız, söyleyin ona. İçinizdekini söylemekten korkmayın. Birisi hakkında ne hissediyorsanız söyleyin ona... Ve hemen söyleyin... Hemen... Beklemeden...
Çünkü, doğru zamanı bekler ve "İşte simdi tam zamanı" derseniz, bir bakarsınız çok geç olmuş... Gününüze sahip olun ki, pişmanlıklar yaşamayasınız. Hepsinden önemlisi, dostlarınıza, sevdiklerinize, ailenize hep yakın olun..
Çünkü bugünkü haliyle bir şahıs olmanızı onlar sağladı, sizi onlar şekillendirdiler... "Seni seviyorum" demekten sakin, ama sakin çekinmeyin, utanmayın, korkmayın!...
Hayatı yaşanmaya değer yapan şeylerden birinin de sevgi olduğunu unutmayın...
Funda Meriç
21-03-2005, 14:59
ÇİRKİN POSTACI
Dünyanın bana zindan olduğu günlerdi. Sanıyorum, birkaç defasında da evden ağlayarak dışarı çıkmıştım... Hayatım kararmıştı da bir ışık bekliyordum sanki, ama yoktu. İşte böyle düşündüğüm günlerde daire kapıma sıkıştırılmış bir mektup buldum. Hayretle baktım üzerinde göndericisi yazmayan zarfa. Sonra odama girip açtım...
"Acıları paylaşmak insanların vazifesidir, diyordu. Senin geçtiğin sokakta ben de vardım. Ama bir sokakta ya ben olmamalıydım veya paylaşılmamış acılarını içinde gezdiren bir insan!... Ve ekliyordu sonunda; Sana her gün mektup yazacağım..."
Mektubun sonunda da isim yazmıyordu. Peki kimdi bu?.. Kimdi, neden yazmıştı bu notu ve neden "bana" yazmıştı? Aslında hoş sözlerdi... Ve aslında bir mektuba da deliler gibi ihtiyacım vardı. Acaba dediğini yapacak mıydı, yazacak mıydı her gün?.. Bunu zaman gösterecekti.
İlk gün kafam karışıktı. Hem kendi problemlerimi, hem dün gelen mektubu, hem de yeni mektupların gelip gelmeyeceğini düşünüyordum. Sonraki gün posta kutumda beyaz bir zarf buldum. Kalbimin çarptığını hissettim... Yazı aynıydı, odama girip okumaya başladım mektubu. Bu, inanılmazdı... Bir bardak su içercesine bitiverdi mektup. Doymadım! Bir bardak su daha almış gibi kendime ve susuzluğumu kandırır gibi yeniden okudum altı sayfayı... Sanki tanıyordu beni, sanki yıllardır dertleşiyordum onunla...
Altıncı sayfanın sonunda diyordu ki; "Yarın yine yazacağım..." Yarın yine yazdı, öbür gün yine... Ve sonraki günler yine yazdı... Her mektubunun sonunda, yarın yine yazacağına ait not vardı ve her gün de dediğini yapıyordu. Her gün işyerinden dönerken kalbim çarpıyordu heyecanla... Her gün görüyordum posta kutumun bugün de boş olmadığını ve gariptir; artık yapayalnız olmadığımı, kalbimin boş olmadığını hissediyordum. Bu mektuplar yüreğime giriyor, sıkıntılarımı eritiyor ve beni yarınlara doğru itiyordu. Zannediyordum ki; bunlar olmadan yaşayamayacağım. Öylesine alışmıştım ki onlara, olmasalar sanki nefes alamayacağım!..
Vakit buldukça oturup eski mektupları bile yeniden okuyordum. Zaman geçti ve zamanla beraber sıkıntılarım da geçti. O günlerden geriye sadece eski mektuplar kaldı. Bir gün içimde karşı koyamadığım bir merak peydahlandı; Kimdi bu?.. Nasıl biriydi?.. Onunla ilgili her şeyi merak etmeye başlamıştım. O her gün yazıyordu ve nasılsa her gün yazmaya da devam edecekti!.. Bundan emin olduğum için de, "yazılarında anlattıklarından çok" nasıl bir kalemle yazdığına, neden bu kağıdı seçtiğine, yazı stiline aklımı takmaya başladım... Yazıları öylesine deva olmuştu ki bana, onunla ilgili her şey de mükemmel olmalıydı. Ama her şey... O gün evde kalmıştım. Kahvaltı yapmış ve bu harika mektupların en azından nasıl biri tarafından getirildiğini görmeyi koymuştum kafama...
Öğle vaktine doğru sokağa giren postacıyı gördüm. Koşarak aşağı indim. Mektubumu kutuya şimdi bırakmıştı, eli henüz havadaydı... Göz göze geldik. Aman Allah'ım... Aman Allah'ım, bu ne kadar çirkin bir adamdı böyle!... Dondum kaldım. O da başını eğdi, döndü ve gitti. Orda, öylesine bekliyordum şimdi... Kutuyu açıp mektubumu bile alamıyordum. Bunca zaman, bunca güzel mektubu, bu kadar çirkin biri mi taşımıştı?.. O öptüğüm, kokladığım, göğsüme bastırdığım, yastığımın üzerine koyduğum mektuplarıma benden önce bu adamın mı eli değmişti?.. Saçmaladığımı biliyordum. Ama böylesine güzel duygularıma bu çirkin yaratık karıştı diye az önce getirdiği zarfı alamıyordum. Kapıyı açtım, dışarı çıkıp bir adım attım. Çoktan gitmişti. "Neye" olduğunu bilmiyordum, ama çok kızgındım. Zarfa dokunmadan çıktım yukarıya. Odama girdim, eski mektuplarıma baktım. Biliyordum, onlar benim en zor günlerimle bugünüm arasına köprü olmuşlardı, ama onlara da dokunamadım. Bu güzelliğe bu çirkinliği yakıştıramıyordum!.. Yarın iş dönüşü baktım ki, kutumda hâlâ o aynı "kirli" mektup var! Almadım. Sonraki gün baktım; aynı mektup yine yapayalnız beklemekte. Bir kaç gün sonra ise kutuya bile dönüp bakmamaya başladım!..
Altı-yedi hafta sonra dünya yine karanlık gelmeye başladı bana. Bir dosta, bir morale ölürcesine ihtiyaç duymaya başladım. Her şey çok ağırlaşmıştı yeniden. Uyku bile uyuyamıyordum. Gece yarısını geçiyordu aklıma o mektup geldiğinde. Tereddüt bile etmeden aşağı indim, kutumu açtım ve mektubumu aldım. Bir saat içinde üç defa okumuş... Özlemiş olarak göğsüme bastırmış... Ve uzun zamandır ilk defa böylesine huzur içinde uyuyabilmiştim. Bunlar benim ilacımdı, biliyordum. En çok o gün merak etmişim, bir daha ne zaman yeni bir mektup geleceğini... Ve o akşam gözlerime inanamadım; kutumda mektup vardı. Yazı aynıydı, zarfta yine isim yoktu. Üstelik bunda postanenin damgası da yoktu... Açtım zarfı; içindeki kısacık mektupta şunlar yazıyordu: "Sana gelmiş bir mektubu kırk sekiz gün okumamakla ne kazandığını bilmiyorum... Ama artık benim sana yazmaya vaktim olmayacak. Çünkü tayinim çıktı ve bugün başka bir şehre gidiyorum. Hoşça kal. Çirkin Postacı!.."
Donmuş kalmıştım şimdi... Derin bir pişmanlık düğümlendi boğazıma, hıçkırarak eve girdim. Çantamı açtım; tarakların, rujların ve diğer karışıklığın arasında bulduğum mavi göz kalemiyle, bir kağıda; "Lütfen bana tekrar yaz" yazıp posta kutuma koydum. Bir daha hiç kilitlemediğim kutuda, aynı notum iki yıldır yapayalnız bekliyor!
Funda Meriç
21-03-2005, 15:01
POZİTİF DÜŞÜNCE
John Ruskin, ünlü bir İngiliz sanat eleştirmenidir.
Bir gün, Ruskin'in zengin bir arkadaşıyla akşam yemeği randevusu vardır.
Arkadaşı suratı asık bir şekilde gelir.
Anlaşıldığına göre, yemeğe gelirken arkadaşının göğüs cebindeki dolmakalem kırılmış ve kısa bir süre önce hediye olarak aldığı değerli bir mendilin üzerine çıkmayan Hint mürekkebi leke yapmıştı.
Arkadaşı mendili çıkarıp Ruskin'e gösterir.
Kumaşın ortasında çok belirgin siyah yuvarlak bir leke vardır.
Adam o kadar üzülmüştür ki, yemeğine çok az dokunabilir ve eve aceleyle dönerken, mendili masanın üstünde unutur.
Ruskin, çıkarken mendili yanına alır.
Birkaç hafta sonra zengin arkadaşının evine bir paket teslim edilir.
Açtığında, kendisini çok şaşırtan ve sevindiren bir şekilde mürekkep lekeli mendilin harika bir sanat eserine döndüğünü görür.
Ruskin, biraz Hint mürekkebi almış ve yuvarlak lekeyi merkez noktası olarak kullanıp, bütün mendili kaplayan nefis bir desen çizmişti.
İnsanlar eğer pozitif düşünürlerse, olumsuzlukları başarıya dönüştürebilirler.
Ruskin, arkadaşının küçük üzüntü duvarına bir kapı açarak mutluluğunu sağlamıştı.
Hem özverili davranışı ile yaşamlarını zenginleştirmiş, hem de arkadaşının sevgisini kazanmıştı.
Funda Meriç
21-03-2005, 15:03
NE GÖRÜYORSUNUZ?
Harp sırasında kocam New Mexico'daki Mojave çölüne gönderilmişti. O, çölde tatbikata katılırken yanında olabilmek için ben de çölün yolunu tuttum.
Kendimi cehennemin kucağına atmıştım. Ortalık yanıyordu. Küçük bir kulübede oturuyordum ve yanında olmak için tehlikeye atılarak geldiğim kocamı unutmuş, can derdine düşmüştüm.
Etrafımdaki Meksikalılar ve yerliler, tek kelime İngilizce bilmediğinden, kimseyle konuşamıyordum. Sıcak rüzgar, bir taraftan bedenimi kavuruyor, diğer taraftan yediğim yemeği de, ağzımı burnumu da kumla dolduruyordu. Canıma yetmişti.
Kağıda kaleme sarılıp babama bir mektup yazdım.
"Gelin, beni buradan alın" dedim.
"Burada yaşamaktansa hapishanede yaşamayı tercih ederim."
Babamı beklerken cevabı geldi.
Sadece iki satır yazmıştı;
"İki adam hapishane penceresinden dışarıya baktı.
Biri çamuru gördü, diğeri yıldızları."
Bu iki satırı okuyunca utancımdan kıpkırmızı kesildim.
Ben hep çamuru görmüştüm.
Halbuki yıldızlar da vardı.
Derhal yerlilerle dost oldum. Kilimlerine, çanak ve çömleklerine olan hayranlığımı belirttim. Turistlere para ile vermeye yanaşmadıkları kıymetli eşyalarından bana hediyeler verdiler.
Kaktüsleri, vukka ve erguvan ağaçlarını inceledim.
Kır köpeklerini tanıdım.
Çöl gurubunu seyrettim.
Çöl, yüzlerce yıl önce deniz dibi olduğundan kumun içinde deniz hayvanlarının kabuklarını aradım.
Ne değişmişti de, dün nefret ettiğim çöle bugün bağlanmıştım.
Çöl mü değişmişti?
Hayır.
O yine kavuruyordu.
Yerliler mi değişmişti?
Hayır.
Onlar, yine İngilizce bilmiyorlardı.
Sadece ben değişmiştim.
Pencereden kafamı uzatmış ve yıldızları görmüştüm.
Funda Meriç
21-03-2005, 15:04
Mitolojide “ HERA ”
Koca Zeus, Argos Kralı’nın güzel kızı İo’ya tutulmuştur. Sevdasını karısı Hera’dan gizleyebilmek için sevgilisi ile buluştuklarında kendini ve İo’yu kara bir bulutla sarar. Kurnaz Hera gün ortasında ansızın gece olduğunu görünce kocasından kuşkulanır. Onu göklerde arayıp bulamayınca dünyaya iner. Koyu bulutları bir üflemeyle dağıtır. Tez davranan Zeus da Hera’nın İo’yu görmemesi için genç kızı beyaz güzel bir ineğe çevirir. Ama Hera olanları anlamıştır. Zeus’tan ineği kendisine hediye etmesini ister. Uzun ısrarlardan sonra Zeus ineği karısına vermek zorunda kalır.
Hera İo’yu yüz gözlü çoban, dev Argos’a teslim eder. Argos’un kimi gözleri uykudayken kimi gözleri de İo’yu gözlemektedir. Zeus, İo’yu kurtarabilmek için tanrı Hermes’ten yardım ister. Çoban kılığına giren Hermes kavalıyla öyle güzel ninniler çalar, öyle güzel masallar anlatır ki devin yüz gözü de uykudan kapanır. Hermes de onu uykudayken öldürür. Argos’un yüz gözünü sevgili kuşu tavusun kuyruğuna serpen Hera, olanların öfkesiyle bu kez İo’ya bir at sineği musallat eder. İo bu sinek yüzünden ne karnını doyurabilmekte ne de uyuyabilmektedir. Sinekten kurtulabilmek için oradan oraya koşturur durur. Bu arada yolu Boğaz’a düşer. Boğaz’ı boydan boya geçerek Kafkasya’ya ulaşır. Burada insanlara ateşi armağan ettiği için cezalandırılan Prometheus’la karşılaşır. Prometheus Kafkas dağlarına zincirlenmiş, yüreğine bir kartal musallat edilmiştir. Kartal her gün yüreğini yemekte, yüreği ise her gün biraz daha büyümektedir. İnsan sesiyle konuşan güzel ineğin başından geçenleri öğrenen Prometheus onu avutmaya çalışır.
Prometheus geleceği gören bir kişi olduğu için İo’nun başında gelecekleri bilmektedir. Daha çok ülkeler dolaşacaktır İo, çok denizler geçecektir. Kıyısında ilk kez koştuğu denize İoniyen adı verilecek, Kafkasya’ya gelirken geçtiği Boğaz’a da Bosphorus(İstanbul Boğaz’ı) yani Buzağı Geçidi denilecektir. Ama bunları söylemez İo’ya. Daha sonrasını, Nil kıyılarına varacağını, orada Zeus tarafından insan kılığına sokulup, ona Epophos adlı bir oğul doğuracağını anlatır. Şunları da ekler sözlerine:
Şunu bil ki senin soyundan
Yiğit, cesaretli biri çıkacak
Ve kurtaracak beni buradan …
Evet.. Zeus, Hera ve İo’nun tarihe malolmuş ilginç hikayesi işte böyle. Mitolojide “Hera” ; en güçlü, en cesur ve en güzel kadın olarak tanımlanır. Hatta güzelliği Afrodit’ten bile ötedir.
Funda Meriç
21-03-2005, 15:06
Charles Shultz dunyaca unlu Peanuts-Charlie Brown (Snoopy) kartonlarinin cizeridir.
Charles Shultz Felsefesi
Aslinda ilgili testi yapmak zorunda degilsiniz. Sadece e-mail'li bastan asagiya okuyun, ve puaninizi hesaplayin, etkili bir sonuc..
Haydi deneyin ! Hafizanizi zorlayin !
Bu testi yapin :
1. Dunyadaki en varlikli bes kisinin ismi
2. Heisman kupasi alan son bes kisinin ismi
3. Miss Amerika yarismasini kazanan son bes kisinin ismi
4. Nobel ve Pulitzer odulu kazanan on kisinin ismi
5. En iyi Aktor ve Aktris Akademi Odulu (Oskar)kazanan son yarim duzine kisinin ismi
6. Son on yilda Dunya Serilerinde (beyzball) odul kazananlarin ismi
Nasil, yapabildiniz mi ?
Aslinda dikkat edilmesi husus su, hicbirimiz dunku mansetleri hatirlamiyoruz.
Bunlar ikinci sinif basarilar degil.
Bunlar kendi alanlarinin en iyileri. Fakat, takdir duygusu oluyor. Oduller paslaniyor. Basarilar unutuluyor.
Sertifikalar sahipleri ile birlikte mezara gidiyor.
Simdi bir baska test. Bakin bakalim bunda nasilsiniz.
1. Okul seruveniniz esnasinda sizi destekleyen birkac ogretmeninizin ismi ?
2. Zor zamaninizda size yardimci olan uc arkadasinizin ismi ?
3. Size dikkate deger birsey ogretmis olan bes kisinin ismi ?
4. Size begenildiginizi ve ozel oldugunuzu hissettiren birkac kisinin ismini dusunun
5. Birlikte zaman gecirmekten hoslandiginiz bes kisinin ismini dusunun
6. Hikayelerinden ilham aldiginiz yarim duzine kahramanin ismini dusunun
Daha mi kolay ?
Alinacak Ders :
Hayatinizda degisiklik yapan insanlar en cok odul alan, cok parasi olan veya cok yetkileri olan kisiler degildir.
Hayatinizda degisiklik yapan insanlar , sizi en cok ÖNEMSEYENLERDIR!!!!!
Hayatinizda degisiklik yaptigina inandiginiz kisilere bu e-mail'i gonderin. ve...
"Bugun dunyanin sonunun gelecegi konusunda telaslanmayin.Su an Avustralya'da zaten yarin."
Ayrica unutmayin...
Emerson ne demis :
"Ofkeyle gecen her dakikaniz, mutlulugunuzdan calinmis 60 saniyedir."
Canan Gebetaş
22-03-2005, 16:39
ya bende hikaye yazmak istedim ama aklıma gelmedii:((
idare edin artık:)
Funda Meriç
22-03-2005, 17:20
Brenda yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı .
Bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katıldı .
Tırmanacakları yere vardıklarında , neredeyse duvar gibi dik , büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karşılarına .Tüm korkularına rağmen , Brenda azimliydi . Emniyet kemerini taktı , ipi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı .
Bir süre tırmandıktan sonra , nefeslenebileceği bir oyuk buldu ...Orada asılı dururken , gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa düşerek ipi gevşetiverdi . Aniden boşalan ip , hızla Branda'nın gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu .
Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkansızdı .Lens yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Brenda artık bulanık
görüyordu .
Ümitsizlik içinde Brenda , lensini bulması için Allah'a dua
edebilirdi yalnızca ...
Ve içten içe düşünüp dua etmeye başladı .
"Allahım !
Sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün .
Bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildiğin gibi , benim
lensimin yerini de biliyorsun . Onu bulmama yardım et ."
Patikalardan yürüyerek aşağı indiler .
Aşağı indiklerinde , tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler . İçlerinden biri :
" Aranızda lens kaybeden var mı ? " diye bağırdı .
Brenda'nın sonradan öğrendiğine göre ,lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavasça kayanın üzerinde
hareket edip parlayan lens kızların dikkatini çekmişti .
Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına
anlatacak ve bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek , karıncanın üzerindeki baloncuğa bunları yazacaktı :
"Allahım !
Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum .
Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır .
Ama istediğin sadece bunu taşımamsa , senin için taşıyacağım ..."
SIKINTILARINIZDAN EN BUNALDIĞINIZ ANLARDA BİLE
" BEN BU YÜKÜ NIYE TAŞIYORUM ?" demeyin.....
Funda Meriç
22-03-2005, 17:24
Çölde yolculuk eden iki arkadaş hakkında bir hikaye anlatılır.
yolculuğun bir aşamasında iki arkadaş tartışırlar biri ötekine bir tokat aşk eder.
Tokatı yiyenin canı çok yanar ama tek kelime etmez ve kum üzerine şu sözleri yazar:
"BUGÜN EN İYİ ARKADAŞIM BANA BİR TOKAT ATTI."
Yıkanabilecekleri bir vahaya rastlayana dek yürümeyi sürdürürler . Tokadı yiyen yıkanırken batağa saplanır boğulmak üzereyken arkadaşı kurtarır. Boğulmak üzere olan arkadaş tam selamete çıktıktan sonra bir kaya parçası üzerine şu sözleri kazır:
"BUGÜN EN İYİ ARKADAŞIM BENİM HAYATIMI KURTARDI."
Tokadı vuran ve sonra en iyi arkadaşının hayatını kurtaran kişi ona şöyle der , " senin canını yaktığımda bunu kum üzerine yazdın ama şimdi kayaya kazıyorsun,neden?"
Öbür arkadaş ona şöyle cevap verir.
"Biri bizi incittiğinde bunu kum üzerine yazmalıyız ki bağışlama rüzgarı estiğinde onu silebilsin.
Ama biri bize iyi bir şey yaparsa onu kayaya kazımalı ki onu hiçbir rüzgar yok etmesin. "
İNCİNMELERİNİZİ KUMA , GÖRDÜĞÜNÜZ İYLİKLER KAYALARA KAZIMAYI ÖĞRENİN.
Denilir ki: özel birini bulmak bir dakikanızı alır, onu değerlendirmeniz bir saat içinde olur,
onu sevmek için bir gün yeter ama sonra onu unutabilmek için bir ömrün geçmesi gerekir.
Yaşamaya zaman ayırın.
Funda Meriç
22-03-2005, 17:29
Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi? Hiç vaktiniz yok, "Fast live", "Fast food",
"Fast music", "Fast love"...
Dikte ettirilen "yükselen değerler", "in" ler, "out"lar...
Buna benzer bir odada, şanslıysanız gökyüzünü görebilen bir pencere ardında bitecek hepsi ..
Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, Size sesleniyorum!
Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın
keyfini?
Copy-paste yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını?...
İçinizi ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz maille arkadaşlarınıza?
Sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız?
Öpüşmek için hangi tuşlara basmak gerekir?...
Ya da Geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman?
Doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki akasyanın tomurcuklandığını.
Ve ıslak toprak kokusu var mıdır dosyalarınız arasında?...
Koklamak, duymak, dokunmak, yok mu yaşam skalanızda?..
Bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı yetmiyor?
Müşfik Kenter
Hasan Muradoğlu
24-03-2005, 13:29
* * * -SEVGİLİ TANRI...
* * * Avrupa ve Amerika'da 2-9 yas arasındaki çocuklara Tanrı'ya ilişkin
düşüncelerini sormuşlar. Dinsel eğitimin bir parçası olarak çocuklara
"Tanrı'ya bir mektup yazın ve duygularınızı isteklerinizi anlatın"
demişler.bakın çocuklar ne cevap vermiş;
* * 1) Sevgili Tanrı, Şu andaki eksiklerimi yazıyorum: Yeni bir
* * *bisiklet, bir kimya seti, köpek, film makinesi, beyzbol eldiveni. * *
* * *Hepsini gönderemezsen birazı da olur. Seni seven Eric --5 yaşında--
* * * Not: Noel Baba'nın olmadığını biliyorum."
* * * 2) Canım canım Tanrı,
* * * Astronotları öyle yukarı firlatıp firfir döndürmelerinden ödüm
* * * kopuyor. N'olur onların bizim evin çatısına düsmelerine izin verme.
* * * Dostun Norman --4.5 yaşında--
* * * 3) Sevgili Tanrım,
* * * İnsanların ölmelerine izin verip yenilerini yapmak yerine neden
* * * elindekileri tutmuyorsun?
* * * Jane --6 yaşında-->
* * *4) Sevgili Tanrı,
* * * Lütfen bana bir midilli gönder. Senden şimdiye kadar hiçbir sey
* * *istemedim. Bunu da herhalde unutmazsın.
* * * Bruce --4 yaşında--
* * * 5) Sevgili Tanrı,
* * *Babam çok aksi. Onu bu huyundan vazgeçirmeni istiyorum. Ama lütfen
* * * canını yakma.
* * * Sevgilerle.
* * *Martin --5 yaşında--
* * * 6) Sevgili Tanrı,
* * *Bulutlardan biri yüzünü öyle korkunç yaptı ki ödüm koptu. N'olur * * * * * * * * * * * *
* * *söyle
* * *ona bi' daha öyle yapmasın.
* * *Ellen --3 yaşında--
* * * 7) Sevgili Tanrı,
* * * Sahiden var mısın? Bazıları buna inanmıyor: Eger varsan gecikmeden
* * * Bir *şeyler yapmanda fayda var.
* * * Harriet Ann --6 yaşında--
* * * 8- Sevgili Tanrı,
* * * Eger hiç kimse bilmeyecekse iyi olmanın ne yararı var?
* * * Mark --8 yaşında--
* * * 9) Tanrı'cım,
* * * Üst kattakiler durmadan bağıra çağıra kavga ediyorlar. Bence
* * * yalnızca
* * * çok iyi arkadaşların evlenmesine izin vermelisin.
* * * Nan --5 yaşında--
* * * 10) Sevgili Tanrım,
* * * Ne diye bu kadar çok insan yarattın. Baska bir dünya daha yapıp
* * * fazlalıkları oraya koyamaz mısın?
* * * J.B. --7 yaşında--
* * *
* * * * 11) Tanrım, *İnsanlara ruhları her zaman doğru mu * * *
* * * dağıtıyorsun?Yanlış yapabilirsin.
* * * Audrey --8 yaşında--
* * * 12) Sevgili Tanrı,
* * * Sen tuhaf ne yaparsan yap herkes hayran oluyor; ama ben ufacık bir
* * * şaka bile yapsam yiyorum fırçayı.
* * *Jodie --6.5 yaşında--
* * * 13) Sevgili Tanrı,
* * * Bizi hiç merak etme çünkü bizimkiler çok dindar.
* * * Teddy --9 yaşında--
* * * 14) Sevgili Tanrı,
* * * Bende senin dışında bütün liderlerin resmi var.
* * * Norman --6 yaşında--
* * * 15) Tanrım,
* * * Şisman olunca kimse senin arkadaşın olmak istemiyor.
* * * Billy Jean --9 yaşında--
* * * 16) Sevgili Tanrım,
* * * Oğlanlar kızlardan daha mı üstün? Biliyorum sen de onlardansın ama
* * * gene de dürüst olmaya çalış.
* * * Sylvia --5 yaşında--
* * * 17) Sevgili Tanrı,
* * * Kitabını okudum ve beğendim. Bütün o fikirler nereden geldi aklına?
* * * John --8 yaşında--
* * * 18- Sevgili Tanrı,
* * * Zürafaların görünümünü isteyerek mi böyle yaptın, yoksa yanlışlıkla
* * * Mı oldu?
* * * Norman --4 yaşında--
* * * 19) Tanrım,
* * * İncil'de neden hiç karının adı geçmiyor? Yoksa İncil'i yazarken daha
* * * evlenmemiş miydiniz?
* * * Larry --6 yaşında--
* * * 20) Sevgili Tanrım,
* * * Tamam incil'de öbür yanağını çevir dedin biliyorum; ama kardeşim
* * * gözüme vurunca ne yapacağım?
* * * Sevgiler, Teresa --5 yaşında--
* * *21) Sevgili Tanrı,
* * * Tanrı olduğunu nasıl bilebildin?
* * * Charlene --3 yaşında--
* * * 22) Sevgili Tanrı,
* * * Senin yaşına geldiğimde tıpkı senin gibi olmak istiyorum. Tamam mı?
* * * Tommy --4 yaşında--
* * * 23) Sevgili Tanrım,
* * *Eger Tanrı ben olsaydım bu kadar iyi olmazdım.Bunu aklından çıkarma.
* * * Michelle --6 yaşında--
Ömer Kalburcu
24-03-2005, 13:57
bugün evden çıktığımda bir hikaye yazabilmeyi düşlüyordum..
asansör ve otobüsün ilk merdiveni arasındaki mesafeyi yürüyerek ne kadar zamanda aldıysam, o süreç boyunca "nasıl bir giriş yapabilirim" konulu cümleler biriktirdim kafamda.. çıkmadan atillAtalay'dan "hayaller kahyası" nı okumuştum ve kurduğum her cümle o kitaptan arak gibi geliyordu bana.. henüz üslubum yoktu sanki, sadece alıntılarla yaşıyordum.. "önümden bir sürü bakış geçti ve ben en mavisinde takılıp kaldım, benimki o olmalıydı" gibi bamtelinden vuran kalıpları çeviriyordum yalnızca.. benim cümlem yalnızca onun evrimleşmiş haliydi pokemonlar gibi: "yanımdan geçen otobüsü gözlerimle taradım ve sekiz kadar kişiyle gözgöze gelebildim." sonra vazgeçtim.. genç yaşta sayısız yazı yazmış nihat genç bunlardan birinde "insan kırkından önce hayatında bir devrim yaratacak eseri meydana getiremiyor, getiremez" ya da buna benzer bir cümle kullanmıştı hatırladığım.. kendi yeteneksizliğime kızdığım zamanlarda hep bu "kişisel özdeyiş" kapısını açar bana sığınağının.. sonra vazgeçtim işte.. çantamdan rıfat ılgazın bir kitabını çıkarıp açtım okumaya başladım özel halk otobüsünün sol camına yapışık bir şekilde..
kesilecek kimse yoktu zaten otobüste, arada başımı kaldırıp her durakta binenlere baktım, yoktu.. eyçesbiysii binasının önünde yine o büyük film şeridine gözüm kaydı: "hayata devam, asla unutmadan" ... sonra zincirlikuyu'nun tehditkar başlığı çarptı gözüme: "her canlı ölümü tadacaktır".. sanırım 20 yıl sonra oradan geçme şansına yine sahip olursam ve sürpriz bir şekilde o ayet orada hala yazılı olursa, ölümü tadmış canlı yakınlarımın acısını duyarak ve kendimin de o lezzete ne kadar yaklaştığımı duyumsayarak başımı öne eğeceğim.. ama daha erken.. şimdi okula gitmeliyim..
balmumcuyu geç, karayolu'nun yeni düzenlemesinin burada hiçbir rahatlamaya yol açmadığına hergün olduğu gibi bir kez daha tanık ol, solda "mimder" binası var ona bi bak, sonra twigy reklamı ve o şimdi asker diyip kalçasını sallayan kadının kocamanlaşmış hali, sonra dal, akabinde yıldız-ıhlamur trafik levhasını gör ve kalkıp düğmeye basma refleksini göster..
okula girdim ve bi çocuk bana elindeki kutudan pınar-çikolatalı süt verdi bi tane.. uzatmakta geç kaldığı için "sağol" bile diyemeden kapkaççılar gibi sütü aldım elinden ve binaya girdim.. içsem mi, çantaya mı atsam, içsem mi...?
attım çantaya..
okuldayım.. dersler, arkadaşlar, internet lab. geyikleri, çikolatalı sütler, ve güzel bahar gününün kombinasyonu arasına bir de anlamsız cümle kurma stresleri eklenmesin istedim..
sonra..
vazgeçtim işte..
Onur Kalender
24-03-2005, 14:48
Biraz saçma olacak ama... ;D
Adam doktora gitmiş, "Doktor Bey, kalbim çok hızlı atıyor."
Doktor; "Atmaması lazım" demiş.
Bunun üzerine adam koşa koşa eczaneye gidip "Sizde Atmaması var mi?" diye sormuş.
Eczacı: "Atmaması bizde olmaz, karşıdaki veterinere soracaksınız."
Bunun üzerine adam veterinerden 5 kutu Atmaması alıp beş ay kullanmış. Sonuç süper.
Beş ay sonra şikayeti yeniden başlamış. Veterinere gidip Atmaması istemiş.
Veteriner: "Maalesef bizde de kalmadı" demiş.
Bunun üzerine adam panik halinde doktora giderek "Doktor Bey, at maması bitmiş" diye yakınmış.
Doktor cevap vermiş: "Bitmemesi lazım"...
Funda Meriç
24-03-2005, 16:40
Buna hikaye değil fıkra deniyor.
Hasan Muradoğlu
25-03-2005, 10:48
Buna hikaye değil fıkra deniyor.
:D :D :D
Funda Meriç
25-03-2005, 14:59
Tuzlu kahve
Kıza bir partide rastlamıştı. Harika bir şeydi. O gün peşinde o kadar delikanlı vardı ki.. Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti. Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı, ama tam bir kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular. Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu. Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı.. "Ben artık gideyim" demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı ..
"Bana biraz tuz getirir misiniz" dedi .. "Kahveme koymak için .."
Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı..
Kahveye tuz!..
Delikanlı kıpkırmızı oldu utançtan, ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı. Kız, merakla "Garip bir ağız tadınız var" dedi..
Delikanlı anlattı:
"Çocukken deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım. Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.. Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu ailemi hatırlıyorum. . Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar .. Onları ve evimi öyle özlüyorum ki.."
Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının .. Kız dinlediklerinden çok duygulanmıştı.
İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini arayan, evini sakınan biri.. Ev duyusu olan biri..
Kız da konuşmaya başladı.. Onun da evi uzaklardaydı.. Çocukluğu gibi.. O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu.. Tatlı ve sıcak..
..Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii..
Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses, prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu.. Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü..
40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. "Ölümümden sonra aç" diye bir mektup bırakmıştı sevgili karısına.. Şöyle diyordu, satırlarında..
"Sevgilim, bir tanem..
Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede.. İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun?.Öyle heyecanlı ve gergindim ki, şeker diyecekken 'Tuz' çıktı ağzımdan.. Sen ve herkes bana bakarken, değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim. Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok.. İşte gerçek.. Ben tuzlu kahve sevmem. O garip ve rezil bir tat.. Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim. Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum.
Dünyaya bir daha gelsem, herşeyi yeniden yaşamak, seni yeniden tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim, ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da.."
Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı.
Lafı açıldığında birgün biri, kadına "Tuzlu kahve nasıl bir şey" diye soracak oldu..
Gözleri nemlendi kadının..
"Çok tatlı!.." dedi..
Servet Güldeş
26-03-2005, 11:38
Buna hikaye değil fıkra deniyor.
ceyhuna katılıyorum bu olayı aşmış
farklı bişey bu
Hasan Muradoğlu
27-03-2005, 14:02
* * *4 MAHALLELİ KASABA
* * *Küçük bir kasabanın dört ayrı mahallesi varmış. Birinci mahallede Evetama'lar yaşıyormuş. Evetama'lar ne yapılması gerektiğini bildiklerini düşünürlermiş. Yapma zamanı geldiğinde ise "evet, ama" diye cevap verirlermiş. Cevapları hep yanlış olurmuş. Suçu başkalarına atmakta da ustaymışlar.
* * *İkinci mahallede Yapıcam'lar yaşarmış. Ne yapacaklarını bilirlermiş. Kendilerini yapacakları şeye adım adım hazırlarlarmış, ama yapacakları sırada şanslarını kaçırdıklarının farkına varırlarmış. Bu mahallede insanların dizleri dövülmekten yara bere içindeymiş. Yaşamı ertelememek için verdikleri kararı bile ertelerlermiş.
* * *Üçüncü mahallede yaşayan Keşkeci'lerin, hayatı algılama güçleri mükemmelmiş. Neyin yapılması gerektiğini daima en isabetli şekilde bilirlermiş ama, her şey olup bittikten sonra. Keşke'cilerin de başları kanarmış hep, duvarlara vurmaktan!
* * *Kasabanın en yeşil bölgesinde, en güzel evlerin olduğu mahallede ise İyikiyaptım'lar otururmuş. Keşkeci'ler bu mahallede yürüyüşe çıkar, etrafa hayranlıkla bakarlarmış.
* * *Yapıcam'lar Keşkeci'lerle birlikte bu mahallede yürüyüşe çıkmak ister ama bir türlü fırsat bulamazlarmış.
* * *Evetama'lar ise mahallenin güzelliğini görmek yerine, ağaçların gölgelerinin yeterince geniş olmadığından, güneşin daha erken saatte doğması gerektiğinden şikayet ederlermiş.
* * *İyikiyaptım mahallesindeki insanların kusuru da, beyinlerinde mazeret üretme merkezlerinin olmayışıymış!.
Funda Meriç
30-03-2005, 13:25
Bir kız ve bir delikanlı, bir motosikletin üzerinde 180 Km hızla gidiyorlar ve aralarında şöyle bir konuşma geçiyor;
Kız : Lütfen yavaşla, ben korkuyorum
Delikanlı : Hayır, bak ne kadar eğlenceli
Kız : Lütfen, lütfen, çok korkuyorum
Delikanlı : Peki, beni sevdiğini söyle
Kız : Seni çok seviyorum, lütfen yavaşla
Delikanlı : Şimdi de bana sıkıca sarıl
Kız delikanlıya sıkıca sarılır
Delikanlı : Şapkamı alıp, kendine takar mısın? Başımı çok sıktı..
Ertesi gün gazetelerde şöyle bir haber çıktı: Motorsiklet Kazası; Motorsiklet, fren arızası nedeniyle, bir binaya çarptı. Üzerindeki 2 kişiden sadece biri kurtuldu.
Gerçek ise şöyleydi; Yolun yarısında, delikanlı frenlerin bozulduğunu anlamış ama bunu kıza belli etmek istememişti.
Bunun yerine, kızdan kendisini sevdiğini söylemesini istemiş ve kendisine son defa sarılmasını istemişti. Sonra da kendi ölümü pahasına, kızın başlığı takmasını ve hayatta kalmasını sağlamıştı. İşte gerçek aşkın anlamı da buydu..
Canan Gebetaş
30-03-2005, 15:35
wayy bee fundacım döktürmüşsün ama adı üzerinde hikaye
işte gerçek aşk falan yalan oldu yalann ;D
Funda Meriç
30-03-2005, 15:47
Canancım aşkı yalan yapan da bizler değil miyiz..Bazen biz, bazen karşı taraf..Eee devran dönüyo ;)
Sinan Bıçak
30-03-2005, 15:53
işte bir anket konusu sevdiğiniz için başınızdaki kaskı ona verirmisiniz.
Canan Gebetaş
30-03-2005, 15:54
haklısın galiba ama bi yerlerde hala gerçek aşklar varmıdır çok merak ediyorum ??
Funda Meriç
30-03-2005, 19:09
Hikaye anacım bu..bilim kurgu romanı değil.. ;)
Canan Gebetaş
31-03-2005, 16:01
inan ,sana kesinlikle katılıyorum.herşeyin suyu çıktı.sadce aşklar değil dostluklar bile sahteleşti.. sahte herşey, yapay..
Hilal Aslıer
31-03-2005, 16:59
evet kesinlikle her duygunun suyu çıktı ve yapmacık oldu özellikle insanlar çok kolay seni seviyorum diyebiliyorlar.Ve ben buna gülüyorum:)
Hüseyin Ayas
31-03-2005, 17:50
duyguların yalan olduğu doğru.dostluğun aşkın suyunun çıktığıda doğru. ama bence insan gerçek aşkı gerçek dostluğu gönülden isterse bulur. şahsen benim gerçekten dostum diyebileceğim bir çok kişi var.senelerdir onlar benim dostum. gerçek aşkı bulmuş ve çok mutlu olan arkadaşlarım da var. yani bu konuda ümitsiz deiilim. ve bi gün kendiminde gerçek aşka sahip olacağımdan eminim.. şuan aşk için bana fenerbahçem yetiyor.
yani bence bu konuda bu kadar karamsar olmayın. sadece dostluğunuzu va aşkınızı vereceğiniz kişilere dikkat edin.belkide sizin böyle düşünmenize neden yanlış kişilerdir bilmiyorum artık.
teşekkürler
görüşmek üzere...
+1111111
Hüseyin Ayas
31-03-2005, 17:52
Hoş bir hikaye beğeneceğinizi umuyorum..
Aşkın Hikayesi
*
Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış:
Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dahil.
Bir gün, adanın batmakta olduğu, duygulara haber verilmiş. Bunun üzerine hepsi adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar.Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş çünkü mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş.Ada neredeyse battığı zaman, Aşk yardım istemeye karar vermiş. Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde, geçmekteymiş.Aşk, "Zenginlik, beni de yanına alır mısın?" diye sormuş.Zenginlik, "Hayır, alamam.Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok." demiş.Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir'den yardım istemiş. "Kibir, lütfen bana yardım et!", Kibir "Sana yardım edemem, Aşk. Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin." diye cevap vermiş. Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk yardım istemiş: "Üzüntü, seninle geleyim." Üzüntü "Of, Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var." Mutluluk da Aşk'ın yanından geçmiş; ama o kadar mutluymuş ki Aşk'ın çağrısını duymamış. Aşk, birden bir ses duymuş. "Gel Aşk! Seni yanıma alacağım..."Bu Aşk'tan daha yaşlıca birisiymiş. Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki, onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş. Yeni bir kara parçasına vardıklarında, Aşk'a yardım eden yoluna devam etmiş. Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden Aşk, Bilgi'ye sormuş: "Bana yardım eden kimdi?" Bilgi "O, Zaman'dı" diye cevap vermiş. "Zaman mı? Neden bana yardım etti ki?" diye sormuş Aşk. Bilgi gülümsemiş:
"Çünkü sadece Zaman Aşk'ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir"
Hasan Muradoğlu
02-04-2005, 16:30
Bir universite profesoru ogrencilerine su soruyu sorar;
-'Var olan herseyi Tanrimi yaratti?'
Cesur bir ogrenci ayaga kalkar ve yanitlar.
-'Evet herseyi Tanri yaratti!'
Profesor sorusunu yineler ve ogrenci yine 'evet efendim ' diye yanitlar. Profesor devam eder;
-'Eger herseyi yaratan Tanri ise ve seytan var olduguna gore seytani da Tanri yaratmis olur ve calismalarimizda uyguladigimiz
'Kesinlestirme' prensibine gore de Tanri seytandir.Ogrenci boyle bir onerme karsisinda sasirir ve yerine oturur.
Profesor ise ogrencilerine bir kez daha Tanri'nin icindeki kaderin bir efsane oldugunu kanitlamaktan oturu oldukca mutludur.
Bu arada bir ogrenci ayaga kalkar ve
-Bir soru sorabilirmiyim profesor? der.Profesorde sorabilecegini soyler.
Ogrenci ayaga kalkar ve 'Soguk varmidir? diye sorar.
Profesor; Nasil bir soru bu boyle,tabiki vardir ' diye yanitlar. 'Sen hic soguktan usumedinmi?'
Ogrenci ; -'Aslinda, fizik yasalarina gore soguk yoktur. yasamda/realitede biz sogugu sicakligin yoklugu olarak dusunuruz.
Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir sekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler.
Ornegin,Absolute 0 (-460 derece F) sicakligin kesin yoklugudur (hic olmadigi seviyedir).
Tum maddelerin bu seviyede reaksiyon verme ozellikleri bozulur ve degisir.
Soguk yoktur,o yalnizca sicakligin yoklugunda duyumsadiklarimizi tarif etmek icin yarattigimiz bir kelimedir' der ve devam eder,
- Profesor, karanlik varmidir?
Pofesor ;
-'Tabiki vardir'. Ogrenci yanitlar,
-'Korkarim gene yaniliyorsunuz efendim.Cunku,Karanlik ta yoktur.Yasamda/realitede karanlik isigin yoklugudur.
Biz isik uzerinde calisabiliriz ama karanligi calisamayiz.Gercekte,biz Newton'un prizmasini kullanarak beyaz isigi kirar
ve renklerin cesitli dalga uzunluklari uzerinde calisabiliriz.Ama karanligi olcemeyiz.Bir basit isik isini karanlik bir mekani aydinlatarak
karanligi kirmis olur yani karanligi gecersiz kilar. Siz belli bir mekanin/uzayin ne kadar karanlik oldugundan nasil emin olursunuz?
Isigin miktarini olcersiniz! Bu dogrudur degilmi? Karanlik insanlik tarafindan , isigin olmadigi yer/mekan icin kullanilan bir kelimedir.
Son olarak ogrenci profesore gene sorar;
-'Efendim seytan varmidir? Bu kez profesor pek emin olamamakla birlikte yanitlar;
-'Tabiki, acikladigim gibi, biz onu her gun ,her yerde onu goruruz.Seytan/kotuluk bir kisinin baska bir kisiye her gun sergiledigi
insaniyetsizliginin bir ornegidir.O , dunyadaki islenmis tum suclarda,siddette yer alir.Bunlarin tumu seytanin kendisinden baska
bir sey de degildir.' der.
Ogrenci devam eder; -'Seytan yoktur efendim.Yani o kendi basina yoktur. Seytan basit olarak Tanrinin yoklugudur.O aynen karanlik
ve soguk ta oldugu gibi insanin tanrinin yoklugunu tarif etmek uzere yarattigi bir kelimeden ibarettir.Tanri seytani yaratmadi.
Seytan/kotuluk insanin tanrisal sevgiyi yureginde duyumsamadigi zaman deneyimlediklerinin bir sonucudur.O aynen sicakligin
olmadigi yere gelen soguk ya da isigin olmadigi yere gelen karanlik gibidir.
Profesor yerine oturur. Genc ogrencinin adi Albert Einstein
'dır...
Canan Gebetaş
02-04-2005, 21:19
wayy bee süper bi cevap ee dahi bir insandan başka ne beklenir ki zaten?:)
Servet Güldeş
04-04-2005, 08:29
hasan hikaye çok güzelmş...
çok teşekkürlerr paylaştığın için....
Aslı Çelik
04-04-2005, 11:42
wayy bee,Hasan hikaye süper...
Servet Güldeş
06-04-2005, 23:23
http://pds.egloos.com/pds/1/200405/17/61/b0003661_22172964.jpg
Kelimeler yetersiz...
Sudanlı aç bir çocuğun incecik siyah teni, narin kemikleri ve güneşten pişmiş öne eğik başı. Küçük kızın açlıktan bir adım daha atacak gücü kalmamış. Yere kapaklanmış, emekleyerek bir kaç kilometre ilerideki yardım kampına gitmeye çalışıyor. Biraz arkasında ise bir akbaba sabırla bekliyor. Ölse de yesem diye.
Ve küçük kız için inanılmaz bir fırsat doğuyor: Küçük kızı kurtarabilecek bir insan olayı görüyor ve yanına yaklaşıyor. Ve işte zamanın durduğu an:
Kızın bu halini gören gazeteci Kevin Carter, fotoğraf makinesi ile bu anı donduruyor ve çektiği bu fotoğrafla hayalindeki Pulitzer ödülünü 1994 yılında alıyor.
1994 yılında Sudan da çekilen bu fotoğraf Afrikada ki açlığın simgesi oldu ve belkide bir çok insan bu fotoğraf sayesinde açlıktan kurtuldu.
Ancak insanlar olayı sadece bir fotoğraf karesi olarak görmüyorlardı, Kevin Carter e olayın devamını yani küçük kıza ne olduğunu sordular. Cevap en az fotoğraftaki manzara kadar içler acısıydı:
Carter, küçük kıza yardım etmediğini ama fotoğraf çekerken akbabanın korkup kaçtığını, kızın yaşayıp yaşamadığını bilmediğini ama yaşıyor olması gerektiğini, çünkü gıda yardımı yapılan Amerikan üssünün pek de uzakta olmadığını söyledi.
İnsanların Carter a o anda ne cevap verdi bilemiyoruz, ancak Carter 3 ay sonra kendince bir cevap buldu. Fotoğraf makinesini elinden bırakıp, bahçe hortumunu arabasının egsozuna takıyor ve intihar ediyor. Kevin Carter in bıraktığı intihar notunda bu fotoğrafla ilgili veya içinde bir takım ızdıraplar olduğunu gösterecek her hangi bir ifade bulunmadığı belirtiliyor...
Elde ettiğiniz mükemmel sonuçlar her zaman başarı anlamına gelmeyebilir, başarı yolunda nasıl yürüdüğünüz de önemlidir.
gerçekler...
Servet Güldeş
08-04-2005, 19:30
Vehbi Koç ölmeden evvel oğlu Rahmi'yi çağırıp, "Beni mezara mutlaka
çoraplarımla gömeceksiniz, yoksa hakkımı helal etmem" diye vasiyet
etmiş ve bi de mektup vermiş. "Bu mektubu ben öldükten sonra ilk
başın sıkıştığında açarsın" demiş.
Gün gelmiş Vehbi Koç Hakkın rahmetine kavuşmuş. Oğlu, vasiyeti
gereği babasını çoraplarıyla gömmek istemiş. Fakat camiinin imamı
bunu kabul etmemiş, "İlle de çoraplar çıkacak, yoksa namazı
kıldırmam" demiş. Başka bi imam getirmişler ama nafile, "Dinimize
ters" diyerek o da kabul etmemiş. Başka bi hoca daha. Yok. O da
kabul etmemiş.
Rahmi Koç çaresizlikten kıvranıyomuş. Düşünmüş taşınmış ama bi çözüm
bulamamış. Birden aklına, babasının "ilk başın sıkıştığında açarsın"
dediği mektup gelmiş. Rahmi Bey hemmen mektubu bulup heyecanla
açmış. Mektupta aynen şöyle yazıyormuş: "Gördün mü oğlum Rahmi! Ben
ki Türkiye'nin en zengin adamıyım. Ama mezara bir çorap dahi
götüremedim. Eee, hani nerede benim zenginliğim?"
Servet Güldeş
08-04-2005, 19:38
Uçarı neşeli bir kız günün birinde hastalanır ve evin sokağa bakan odasında pencereye yaslanmış yatağında doktorun gelmesini bekler.Doktor iyi bir muayene yaptıktan sonra anne/babasını oda dışına çağırır.Kız, dokror ne söylerse söylesin bünyesinin kaldıracağını söyler ve anne/baba da tamam der.Doktor kızlarının kanser olduğunu söyler.Kız azıcık doğrularak peki daha ne kadar yaşayacağım doktor bey dedğinde ise doktor net bi cevap vermekten kaçınır.Ve pencereye doğru doğrulur perdeyi sıyırarak, şu ağacı görüyormusun işte son yaprak düşünce ruhun bedeninden ayrılacak.Kız ölüm haberini alırken bile bu kadar zorlanmamıştı çünkü yavaş yavaş ölümü seyretmek daha acı geliyordu...
Komşu bayan kızın rahatsızlandığını duyup geçmiş olsun ziyaretine gelir.Hastalığını öğrenir ama ne zaman öleceğini bir türlü soramaz kız anlar ve doktorun yaptığını yapar işte bu ağaç der.Günler geçer kız her sabah heyecanla kalkar ve ağaçta daha ne kadar yaprak kaldığına bakar.Artık elle sayılır kadar yaprak kalır.Artık o akşam öeceğine karar verir.Ama sabah kalktığında hala bir yaprağın düşmediğini görür derken günler haftaları, ayları kovalamış ama kız hala ölmemiştir ve yaprakta düşmemiştir.aynı Doktor çağrılır kız yine iyi bir tedaviden geçer ve kızın kanseri yendiğine kanaat getirir.Kız hala yaprağın neden düşmediğini merak eder.iyleştiği için ve kendini dinç hisettiğinden kalkıp ağacın yanına gider ama ağaçta yaprak yoktur.Üzülerek odasına döner ama pencereden bakınca yine o yaprağı görür.Derken kız dışarıda pencere izasından yaprağa doğru gider ve muhteşem gerçeği görür...Ağacın arkasında kalan evde oturan çocuk sevdiği kızın hayata hayata bağlanması için ağacın arkasındaki duvara gerçekci bir yaprak çizmiştir...
Servet Güldeş
08-04-2005, 20:12
GERÇEK BIR DAHININ ÇÖZÜMlLERI
Mimar Sinan'in mektubu:
Birkaç yil once, Suleymaniye Camii'nin yikilma tehlikesiyle karsi karsiya kaldigi anlasilmis. Eger cozum bulunamazsa, koca cami kisa bir zaman içinde yikilacakmis. Caminin tum tasiyici yuku kemerlerindeymis. Bu kemerlerin ortalarinda bulunan kilit taslari zamanla asinmis. Ama elde yazili bir proje olmadigi için nasil degistirilecegi bilinmiyormus.
Hemen Turkiye'nin en yetkin muhendis ve mimarlarindan olusan bir heyet olusturulmus. Ortaya bir sürü fikir atilmis. Her kafadan bir ses çikmis ama sonuç alinamamis. Tartismalar surerken caminin içinde büyük bir karmasa suruyormus. Ulkenin çesitli bilim kuruluslarindan bir sürü mimar, muhendis kemerleri inceliyormus. Bu adamlardan biri ortalarda
dolanirken, kazara, gizli bir bolme bulmus. Bolmede, uzerinde eski yazi olan bir not varmis.
Uzmanlara inceletilen kagidin orijinal oldugu belgelenmis. Bu kagit parcasi bizzat Mimar Sinan'in imzasini tasiyan bir mektupmus. Mektupta yazilanlar tercüme ettirilince ortaya söyle bir metin cikmis. "Bu notu buldugunuza göre kemerlerden birinin kilit tasi asindi ve nasil degistirilecegini bilmiyorsunuz." Koca Sinan, kademe kademe, kilit tasinin nasil degistirilecegini anlatiyormus. Bu oyuk içinde yer alan bir sise ve sise içindeki notta soyle bir sey yaziyormus: "Her kim bu tas eskidiginde yenisiyle degistirmek isterse; eski tasin yerine takilacak yeni kilit tasinin iki tarafindan yagli iple tasi bir taraftan sokup oteki taraftan ceksin ve sonra ipin disarida kalan kisimlarini kessin". Heyet Sinan'in söylediklerini aynen yapmis. Suleymaniye camisi boylelikle kurtarilmis. Bu mektup su an Topkapi Sarayi'nda saklaniyormus.
Mimar Sinan 2
1950-60 arasi bir tarihte insaat muhendisi, mimar ve jeofizikçilerden
olusan bir Japon heyeti Turkiye'ye gelmis. Heyet Imar ve Iskan Bakanligi'ndan izin alarak ulkemizdeki tarihi yapilari incelemeye baslamis.
Ayasofyayi, Yerebatan Sarnicini filan gezdikten sonra sira Sinanin kalfalik eseri Suleymaniye Camisi'yle Sinan'in ogrencisi Mimar Davut Aga'nin eseri Sultanahmet Camisi'ne gelmis.
Japonlar bu camiler uzerinde gunlerce inceleme yapmislar. Her geçen gun saskinliklari daha da artiyormus. Cunkü Japonlar daha ilk incelemede camilerin gevsek bir zemin uzerine insa edildigini anlamislar.
Ama bunca yil, bu camilerde bir catlak dahi olmamasina akil sir erdirememisler.
Bunun uzerine Tuürkiye programinin gerisini tamamen iptal edip, bu
iki cami üzerine yogunlasmislar.
Arastirmalarinin sonucunda herhangi bir sarsinti sirasinda
bu iki caminin sabitlenmedigini aksine yerinde oynayarak
yikilmaktan kurtulabildigi ortaya çikmis. Minareleri
incelediklerinde ise dumurlari ikiye katlanmis. Minarelerin cok daha gelismis bir rayli sistem mekanizmasi uzerine oturtuldugunu ve her yone yaklasik 5 derece yatabildigini gormusler.Daha derin arastirma yapmak için Edirne'ye, Sinan'in ustalik eseri Selimiye Camisi'ne gitmisler. Ordaki olaganustu sistemleri gorunce iyice dumur olmuslar. Selimiye'nin tüm sirlarini aylarini harcayarak cozmüsler. Japonya'ya donduklerinde ise Sinan'in sirlarini uygulamaya sokarak sehirlerini Sinan'in kullandigi sistemlerle kurup muazzam gokdelenler dikmisler. Yani su an gelismis ulkelerin gokdelen yapiminda kullanildiklari cogu sistem, yuzyillar önce Sinan'in gelistirdigi mekanizmalarmis.
Mimar Sinan 3
Bir gun Selimiye Camii'ne girenler, kubbenin altiinda bir Japon'un ayaklarini kibleye dogru uzatmis sirtustu yattigini gormusler
Tabii hemen Japon'u, "Burasi kutsal bir yer. Bu sekilde yatmak bizim
inanclarimiza gore saygisizliktir. Lutfen oturun veya ayakta durun"diyerek
uyarmislar. Ancak, Japon trans vaziyetteymis, gozlerini kubbeden ayirmadan
soyle sayikliyormus: "Bu imkansiz. Ben yillarin muhendisiyim. Bu kubbe var olamaz. Hayal goruyorum. Bu kubbenin orada o sekilde durmasi fizik ve matematik kurallarina aykiri. Bu imkansiz, orada hicbir sey yok,orada hicbir sey yok..."
Selimiye camisisinin zemini gevsek toprakmis. Bu nedenle minarelerinin yakin zamanda yikilacagi farkedilimis. Uluslararasi bir grup bilimadami toplanmislar. Nasil kurtaririz bu tarihi minareleri diye kafa kafaya vermisler. Sonucta en son teknoloji olan metal kelepcelerle minarelerin temellerini sabitlemenin en iyi cozum olduguna karar vermisler.Minarelerin temellerini acinca, koymayi dusundukleri kelepcelerin aynisiyla karsilasmislar. Mimar Sinan bilmem kaç yüzyil once ayni seyi dusunmus megerse.
Mimar Sinan'in Selimiye Camii'nin kubbesini o genislige oturtmak için 13 bilinmeyenli bir denklemi matematigin bilinen 4 ana isleminden farkli besinci. Bir islem yaratarak cozdugu soylenir. Ayrica minarelerin serefelerine cikanlarin yolda birbirlerini gormemeleri ise buyuk bir bir
dehanin urunudur. Almanlar ayni sistemi meclislerinin onundeki dev kurede kullanmislar. Mimar Sinan bu sistemi 2 metre capindaki minarelere yuzyillar once monte edebilecek bir dehadir. Almanlarin dehasi ise, o cirkin metal yiginina Selimiye'den fazla turist cekebilmelerindedir.
Funda Meriç
21-04-2005, 10:09
HAYAT DERSi
Bir zamanlar, her seyden sürekli sikayet eden; her gün hayatinin ne kadar berbat oldugundan yakinan bir kiz vardi. Hayat, ona göre, çok kötüydü ve sürekli savasmaktan, mücadele etmekten yorulmustu.
Bir problemi çözer çözmez, bir yenisi çikiyordu karsisina. Genç
kizin bu yakinmalari karsisinda,meslegi asçilik olan babasi ona bir hayat dersi vermeye niyetlendi.
Bir gün onu mutfaga götürdü. Üç ayri cezveyi suyla doldurdu ve atesin üzerine koydu. Cezvelerdeki sular kaynamaya baslayinca, bir cezveye bir patates, digerine bir yumurta, sonuncusuna da kahve çekirdeklerini koydu. Daha sonra kizina tek kelime etmeden, beklemeye basladi. Kizi da hiçbir bir sey anlamadigi bu faaliyeti seyrediyor ve sonunda karsilasacagi seyi görmeyi bekliyordu.
Ama o kadar sabirsizdi ki, sizlanmaya ve daha ne kadar
bekleyeceklerini sormaya basladi.
Babasi onun bu israrli sorularina cevap vermedi. Yirmi dakika sonra, adam, cezvelerin altindaki atesi kapatti.
Birinci cezveden patatesi çikardi ve bir tabaga koydu.
Ikincisinden yumurtayi çikardi, onu da bir tabaga koydu.
Daha sonra son cezvedeki kahveyi bir fincana bosaltti.
Kizina dönerek sordu:
- Ne görüyorsun?
- Patates, yumurta ve kahve? diye alayli bir cevap verdi kizi.
- Daha yakindan bak bir de dedi baba, patatese dokun.
Kiz denileni yapti ve patatesin yumusamis oldugunu söyledi.
Ayni sekilde,yumurtayi da incele.
Kiz, kabugunu soydugu yumurtanin katilastigini gördü.
En sonunda, kizinin kahveden bir yudum almasini söyledi.
Söylenileni yapan kizin yüzüne, kahvenin nefis tadiyla bir gülümseme yayildi. Ama yine de bütün bunlardan bir sey anlamamisti:
- Bütün bunlar ne anlama geliyor baba?
Babasi, patatesin de, yumurtanin da, kahve çekirdeklerinin de ayni sikintiyi yasadiklarini, yani kaynar suyun içinde kaldiklarini
anlatti. Ama her biri bu sikinti karsisinda farkli tepkiler
vermislerdi.
Patates daha önce sert, güçlü ve tavizsiz görünürken, kaynar suyun içine girince yumusamis ve güçten düsmüstü.
Yumurta ise çok kirilgandi; disindaki ince kabugun içindeki siviyi
koruyordu. Ama kaynar suda kalinca, yumurtanin içi sertlesmis
katilasmisti.
Ancak, kahve çekirdekleri bambaskaydi. Kaynar suyun içinde kalinca,kendileri degistigi gibi suyu da degistirmislerdi ve ortaya tamamen yeni bir sey çikmisti.
- Sen hangisisin? diye sordu kizina. Bir sikinti kapini çaldiginda
nasil tepki vereceksin?
Patates gibi yumusayip ezilecek misin?
Yumurta gibi, kalbini mi katilastiracaksin?
Yoksa, kahve çekirdekleri gibi, basina gelen her olayin duygularini olgunlastirmasina ve hayatina ayri bir tat katmasina izin mi vereceksin?
Funda Meriç
22-04-2005, 12:47
Of yaa.. :(
Servet Güldeş
26-04-2005, 23:42
Budur...
Bora Erdinç
17-05-2005, 23:13
MUTLULUK
Insanoglu mutlulugu hep hor kullanıyormus...
Hep sikayetci hep bikkinmis...
Bir gun melekler mutlulugu saklamaya karar vermisler...
Saklayalim, zor bulsunlar...
Zor bulduklari icin belki degerini bilirler diyerek baslamislar tartismaya...
Sorun buyukmus...
Mutlulugu saklamak kolay degilmis cunku...
Kimisi:
'' Everest'in tepesine saklayalim'' demis, kimisi:
'' Atlas Okyanusu'nun dibine'' demis.
Tac Mahal'in kubbesi, Mekke sokaklari, Italyan sofrasi...
Bir hastanenin yenidogan odasi, dondurma kulahi, sarap sisesi..
Sigara paketi, lale bahcesi...
Pek cok yer dusunmusler ama hicbiri yeterince zor gelmemis...
Derken meleklerden biri:
'' ICLERİNE SAKLAYALIM '' demis...
'' Kimsenin aklina gelmez icine bakmak!..''
Iste o gun bugundur mutluluk insanin kendi icinde sakliymis...
Hicbir mutluluk kolay gelmiyor. Kolay kolay gulmuyor insanın yuzu...
Emekte ve insanin icinde sakli mutluluk...
Ne baskasinin ekmeginde, ne baskasinin evinde, ne de baska bir seyde...
Bu yuzden gozunuz hep iceride olsun...
Siz disini bos verin, icine bakin herkesin...
Sinan Bıçak
27-05-2005, 11:43
Cennet
Adam ve hayattaki tek arkadaşı olan köpeği bir kazada birlikte ölmüşlerdi ... Gökyüzüne çıktıktan sonra bembeyaz bulutların arasında dolaşmaya başladılar ... adam çok susamıştı.. biraz su bulabilmek ümidiyle yürümeye devam ederken, birden kendilerini muhteşem bir manzaranın karşısında buldular.. rengarenk çiçeklerle süslü bir bahçe, altından yapılmış bir bahçe kapısı, ve onları karşılayan beyazlar içinde bir kadın.. Adam köpeğiyle birlikte kadına yaklaştı ve sordu:
"Afedersiniz... burası neresi?"
Kadın ona gülümsedi: "Burası Cennet, efendim"
Adam bunun üzerine sevinçle "Harika...!!!" dedi "Peki bana biraz su verebilir misiniz, gerçekten çok susadım"....
Kadın cevap verdi: "Tabi efendim, içeri girin... içerde dilediğiniz kadar su bulabilirsiniz....."
Böylece adam köpeğine döndü, "Hadi oğlum içeri giriyoruz" diyerek kapıya yürüdü......... ama kadın onu birden durdurdu:
"Üzgünüm efendim, köpeğiniz sizinle gelemez.. hayvanları içeri almıyoruz..."
Bunun üzerine adam bir an durdu.. düşündü.. ve geri dönüp köpeğiyle birlikte geldikleri yolun tam ters yönünde yürümeye koyuldular.... bir süre geçtikten sonra kendilerini bu kez tozlu çamurlu bir yolda buldular, ve yolun sonunda karşılarına çiftlik girişini andıran bir kapıyla yırtık pırtık elbiseli bir dede çıktı... adam sordu:
"Afedersiniz.... bana biraz su verebilir misiniz??"
Dede "İçeri gel" dedi.. "kapıdan girdikten sonra sağ tarafta bir ceşme var..."
Adam sordu: "Peki arkadaşım da benimle gelip ordan içebilir mi?"
Dede " Tabii..."dedi.. "ceşmenin yanında köpeğinin de su içebileceği bir kase bulacaksın..."
Bunun üzerine adam kapıdan girdi... biraz yürüdükten sonra sağ tarafta çeşmeyi buldu.. adam ceşmeden köpek de oracıktaki kaseden doya doya içerek susuzluklarını giderdiler... derken adam geri giderek girişte bekleyen dedeye sordu:
"Su için çok teşekkür ederim... peki burası neresi..?"
Dede "Burası cennet" dedi.. bunu duyan adam şaşırdı:
"Ama nasıl olur..? az önce burası gibi kırık dökük olmayan muhteşem bir yere gittik ve orasının da Cennet olduğunu söylediler..."
Dede "şu rengarenk çiçeklerle süslü altın kapılı yer mi?" dedi... "ama orası Cehennem..."
Adam iyice şaşırmıştı: "Peki ama orası sizin adınızı kullanarak insanları kandırıyor diye hiç kızmıyor musunuz..??"
Dede gülümsedi: "Kızmıyoruz..... çünkü onlar kendi çıkarı için en iyi arkadaşını yarı yolda bırakanları Cennet'ten uzak tutuyorlar....
Sinan Bıçak
27-05-2005, 12:01
Her İşte Bir Hayır Vardır !
Bir zamanlar Afrika'daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itbaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü. Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi:
"Bunda da bir hayır var!"
Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın baş parmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söyledi:
"Bunda da bir hayır var!"
Kral acı ve öfkeyle bağırdı: "Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?" Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı.
Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını farkettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü şeyler geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler.
Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı.
"Haklıymışsın!" dedi. "Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum. Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi." "hayır" diye karşılık verdi arkadaşı.
"Bunda da bir hayır var."
"Ne diyorsun Allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral.
"Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir."
"Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi? Ve sonrasını düşünsene?"
Hasan Muradoğlu
27-05-2005, 20:36
yazsınlar ya...biz okuyoruz... ;)
Vehbi Şirikçi
04-06-2005, 02:43
GENÇ ADAM, evinin alt katinda marangozluk yapiyordu. Kapi ve
pencere konusunda uzmandi. Fakat plâstik pencereler yayginlasinca, ahsap
olanlara ragbet azaldi. Bu yüzden isler iyi gitmiyordu. Üstelik de
çocuklari büyümüs, biri hariç okula baslamisti. Masraflari artinca,
yanindaki kalfasina yol verdi. Ise biraz daha erken koyulur, yardimciya
ayirdigi parayi, çocuklarin harçligina katardi.
Adam, bir gün çalisirken, elektrik kesildi. Ve uzun süre bekledigi halde
gelmedi. Aksi gibi, o aksam üzeri teslim etmesi gereken birkaç pencere
vardi. Bos kalmayi sevmezdi. Planyayi yagladi, talaslari süpürdü. Biraz
dinlenmek için eve çikarken, sigortaya göz atti.
Eger yanilmiyorsa, bu is normal degildi. Biri gelip sigortayi kapatmis
olmaliydi. Salteri kaldirinca, atölye aydinlandi. Tahminleri dogru
çikmisti ama, bu ise bir anlam veremiyordu. Saka dese, böyle bir saka
yapilmazdi. Kendisini kiskanacak bir düsmani da yoktu. Ise koyuldugunda,
yine ayni sey oldu. Ama bu sefer suçluyu görmüstü. Oglu, evden atölyeye
baglanan merdiveni sessizce inmis ve sigortayi kapattigi sirada, babasini
karsisinda bulmustu.
Adam, on yasina gelmis bir çocugun böyle bir haylazligini affedemezdi.
Bütün günü, onun yüzünden mahvolmustu. Bir kere yapmis olsa, ses
çikartmazdi. Ama tekrarlamasi, hangi yönden bakilirsa bakilsin, büyük
hataydi. Saçlarindan yakalayip siki bir tokat atti. Her sey onun iyiligi
içindi. Belki vurdugu tokat,
serseri olmasini engellerdi. Adam, oglunun gözyaslarini görmezden geldi ve
eve çiktiktan sonra, esine dert yanarak:
- Bu çocugun, okulda kimlerle düsüp kalktigini bilmemiz lazim!..
dedi. Eger serbest birakirsak, basimiza büyük dertler açacak!.. Adam, bir
süre düsündü. Sonunda da en kolay yolu buldu. Oglunun hiç aksatmadan
tuttugu günlügünde, arkadaslarina ait ip ucu olmaliydi. Esi istemese de,
ona kulak asmadi ve çocugunun günlügünü okumaya basladi.
Oglu, en son sayfada:
"Bu gece kötü bir rüya gördüm!.." yazmisti. "Atölyede çalisirken, babami
elektrik çarpiyordu. Allah'im onu koru!.. Ben elimden geleni yapacagim!.."
Elif'ten..
Burak Yayla
26-06-2005, 14:32
ÇİÇEK İLE SUYUN HİKAYESİ
Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar.
İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder
birliktelikleri, tabii zaman lâzımdır birbirlerini tanımak için.
Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan
içi içine sığmaz artık ve anlar ki, su'ya aşık olmuştur.
İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar,
"Sırf senin hatırın için ey su" diye...
Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı
birşeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki,
çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur.
Günler ve aylar birbirini kovalalar ve çiçek acaba
"Su beni seviyor mu?" diye düşünmeye başlar.
Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle... Halbuki çiçek,
alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz.
Çiçek, suya "Seni seviyorum der. Su, "Ben de seni
seviyorum" der. Aradan zaman geçer ve çiçek
yine "Seni seviyorum" der. Su, yine "Ben de" der.
Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler...
Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz
etrafa ve son kez suya "Seni seviyorum." der.
Su da ona "Söyledim ya ben de seni seviyorum." der
ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek
artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin.
Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler
çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine...
Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla
başını döndürerek çiçek, suya der ki; "Seni ben,
gerçekten seviyorum." Çok hüzünlenir su bu durum
karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır
nedir sorun diye...Doktor gelir ve muayene eder
çiçeği. Sonra şöyle der doktor: "Hastanın durumu
ümitsiz artık elimizden birşey gelmez."
Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık
nedir diye ve sorar doktora. Doktor, şöyle bir
bakar suya ve der ki: "Çiçeğin bir hastalığı yok dostum...
Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için" der.
Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece
"Seni seviyorum" demek yetmemektedir...
Onur Kalender
26-06-2005, 17:04
10.Sınıf
İngilizce dersinde yanımda bir kız oturuyordu onun için 'benim en iyi arkadaşım' diyordum... ama ben onun ipek gibi saçlarına bakıp onun benim olmasını istiyordum... Ama o bana benim ona
baktığım gözle bakmıyordu bunu biliyordum, dersten sonra kalktı ve geçen gün sınıfta olmadığı için o günün notlarını istedi ona notları verirken bana teşekkür etti ve yanağımdan öptü. Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum...
11. sınıf
Telefonum çaldı, arayan oydu ve ağlıyordu bana aşkın nasıl kalbini kırdığını anlattı, beni evine çağırdı, yalnız kalmak istemediğini söyledi, bende tabiki gittim, koltuğa, onun yanına oturdum, güzel gözlerine bakmaya başladım ve onun benim olmasını diledim, 2 saat sonra Drew Barrymore'un bir filmi başladı ve onu izledik filmi izledikten sonra uyumaya karar verdi, bana her şey için teşekkür etti ve yanağımdan öptü.
Son sınıf
Mezuniyet balosundan bir gün önce yanıma geldi ve "çıktığım çocuk hasta ve partiye gelemeyecek" dedi, benimde çıktığım biri yoktu ve 7. sınıfta birbirimize söz vermiştik eğer çıktığımız biri olmazsa partilere birlikte gidecektik, "en iyi arkadaş" olarak. Ve partiye birlikte gittik, o akşam çok güzeldi, her şey yolunda gitti, partiden sonra onu evine kapısının önüne kadar bıraktım, kapının önünde ona baktım o da bana o güzel gözleriyle gülümseyerek baktı. bana "hayatımın en güzel zamanını geçirdiğini" söyledi ve yanağımdan öptü.
Günler, haftalar, aylar geçti ve mezuniyet günü geldi çattı... Sürekli onu izledim onun mükemmel vücudunu seyrettim. Diplomasini almak için sahneye çıkarken sanki havada süzülen bir melek gibiydi. Onun benim olmasını istiyordum... Herkes evine gitmeden önce yanıma geldi ve ağlayarak bana sarıldı sonra başını omzuma koydu ve "sen benim en iyi arkadaşımsın, teşekkürler" deyip yanağımdan öptü.
Aradan yıllar geçti...
Bir kilisedeyim ve o kızın nikahını izliyorum... Evet artık evleniyordu, onun "evet, kabul ediyorum" demesini, yeni hayatına girmesini izledim, başka bir adamla evli olarak. Onun benim olmasını istiyordum... Ama o bana benim ona baktığım gözle bakmıyordu bunu biliyordum. Yeni hayatına girmeden önce yanıma geldi ve "nikahıma geldiğin teşekkürler" deyip yanağımdan öptü. Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum...
Yıllar çok çabuk geçti...
Şu an benim bir zamanlar en iyi arkadaşım olan kızın tabutuna bakıyorum, eşyaları toplanırken lise yıllarında yazdığı günlüğü ortaya çıktı... Hemen günlüğünü aldım ve günlükte okuduğum satırlar şöyleydi...
"Onun gözlerine bakarak onun benim olmasını diledim... Ama o bana benim ona baktığım gözle bakmıyordu bunu biliyordum. Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum... Keşke bana beni bir kez sevdiğini söyleseydi..."
Burç Kurtoğlu
27-06-2005, 01:52
bu hikaye gercekten gzl miş.. kotu hissettim bı an kendimi hemen bi bira actım :D
bütün hikayeleri de okudum... işaalah devamı gelır hikayelerin
Burak Yayla
27-06-2005, 03:14
Buyur Burç kardeş umarım bunuda seversin...
Pek çok insan o “iki” sözcüğü işitmek ister. Arada sırada işittiklerinde ise, zamanlama çok iyidir.
Connie ile, gönüllü olarak çalıştığım hastaneye yattığı gün tanıştım. Connie sedyeden yatağına yatırılırken, eşi Bill yanındaydı. Connie kansere karşı verdiği savaşın son evresinde olmasına karşın, hala çok neşeli ve canlıydı. Yatağına yerleştirdik. Kullanacağı tüm eşyaların üzerine ismini yazdıktan sonra, kendisine başka bir ihtiyacının olup almadığını sordum.
“Evet” dedi, “lütfen televizyonu nasıl kullanacağımı gösterir misiniz? Pembe dizileri çok severim ve izlediğim dizileri kaçırmak istemiyorum.” Connie romantik bir insandı ve pembe dizilere ve aşk konulu romanlara ve filmlere bayılıyordu. Aramızdaki dostluk ilerledikçe, bana 32 yıl boyunca kendisine sürekli “aptal kadın” diyen bir erkekle evli olmanın ne denli can sıkıcı olduğunu dile getirdi.
“Bill’in beni sevdiğini biliyorum;” dedi, “ama, bana ne beni sevdiğini söyledi, ne de sevgi sözleri yazılı bir kart gönderdi.”
İçini çekti ve hastaneni bahçesindeki ağaçlara baktı. “Bana ‘Seni Seviyorum’ demesi için neler vermezdim, ama bu, doğasına aykırı.”
Bill ise her gün Connie’yi ziyarete geliyordu. Önceleri, Connie televizyondaki pembe dizileri izlerken, o da yatağının ayak ucunda oturuyordu. Daha sonraki günlerde, Connie daha uzun saatler uyumaya başlayınca, odanın dışındaki koridorda aşağı yukarı yürümeye başladı. Çok geçmeden, Connie artık hiç televizyon izleyemez oldu. Artık uyanık geçirdiği süreler, dakikalarla ölçülür olmuştu. Ben ise vaktimin çoğunu Bill ile geçiriyordum.
Bana marangoz olduğunu ve balık tutmaktan zevk aldığını anlattı. Hiç çocukları olmamış, ama Connie bu amansız hastalığa yakalanana kadar, birlikte emekliliğin tadını çıkarmışlar ve çok seyahat etmişler. Bill, eşinin yavaş yavaş ölüme yaklaştığı gerçeği karşısında, duygularını bir türlü dile getiremiyordu.
Bir gün kafeteryada birlikte kahve içtikten sonra, konuyu kadınlara ve biz kadınların yaşamlarında romantizme ne denli gereksinim duyduğumuza, eşimizden romantik kartlar ve aşk mektupları almaktan ne kadar hoşlandığımıza getirdim.
“Connie’ye kendisini sevdiğini söyler misin hiç?” diye sorduğumda (vereceği yanıtı biliyordum), bana çıldırmışım gibi baktı.
“Söylememe gerek var mı?” dedi, “Kendisini sevdiğimi biliyor!”
“Elbette biliyor.” Dedim ve uzanıp elini tuttum. Elleri sertti, bir marangozun ellerinin olması gerektiği gibi, tutunacağı tek şey elindeki fincanmış gibi sıkı sıkıya yapışmıştı fincana. “Ama Bill, onu sevdiğini, bunca yılın senin için ne anlama geldiğini bilmek ister. Lütfen düşün bunları.”
Birlikte Connie”nin odasına doğru yürüdük. Bill odaya girdi ve ben başka bir hastayı ziyarete gittim. Daha sonra, Bill’in eşinin yatağının kenarında oturduğunu gördüm. Connie’nin elini tutuyordu. O gün 12 Şubat’tı.
İlk gün sonra, öğle üzeri hastaneye gittim. Bill koridorun duvarına yaslanmış, gözlerini yere dikmişti. Connie’nin sabah 11:00’de öldüğünü başhemşireden öğrendim.
Bill beni görünce yanıma geldi ve bana sarıldı. Bütün bedeni titriyordu ve gözleri yaş içindeydi. Sonra, sırtını duvara yasladı ve derin bir nefes aldı.
“Sana bir şey söylemem gerek”dedi. “Ona söyledikten sonra kendimi çok iyi hissettim.” Sustu ve burnunu temizledi. “Söylediklerini uzun uzun düşündüm ve bu sabah ona, kendisini ne kadar çok sevdiğimi, onunla evli olmaktan ne kadar mutlu olduğumu söyledim. Ne kadar güzel gülümsediğini görmeliydin.!”
Connie’ye veda etmek için odasına girdim. Başucundaki komodinin üzerinde Bill’in yazmış olduğu bir Sevgililer Günü kartı duruyordu. Hani şu bildiğiniz. Üzerinde “Sevgili Karıma... Seni Seviyorum” yazanlardan.
Serkan Özen
20-07-2005, 03:44
Arkeoloji bölümünde okuyan bir kişi tarafından bilgisayar mühendisliğinde okuyan bir kişiye yöneltilmiş bir soru:
- Abi sen bilgisayar mühendisliğinde okuyordun dimi?
- Evet.
- Size hacker'lık yapmayı öğretiyorlar mı, böyle bir ders var mı?
- Sizde tarihi eser kaçakçılığı diye bir ders var mı?
-?!
Pınar Yıldırım
20-07-2005, 04:18
süper ya:)
Burak Yayla
24-07-2005, 19:40
Mesaj alınmıştır serkan...
Gizem İnanç
25-07-2005, 17:44
KELİME OYUNU
"Sevmek" dedim.
"Yoluna ölmek" dedi.
"Yol" dedim.
"Alıp başını gitmek" dedi.
"Gitmek" dedim.
Bir "Ahh" çekip, "Dostlardan ayrılmak" dedi.
"Dost" dedim.
Durdu. Bana baktı. "Dost" diye mırıldandı.
"Yüreğime nasıl koysam bilemediğim" dedi.
"Yürek" dedim.
"Dünyaları içine sığdıramadığım" dedi.
"Dünya" dedim.
"Hayatın bir yüzü" dedi.
"Yüz" dedim.
"Ardında ne gizli bilemediğim" dedi.
"Giz" dedim.
"Hep çözmeye çalıştığım" dedi.
"Çalışmak" dedim.
"Bitmeyecek öykü" dedi.
"Öykü" dedim.
"Binlercesini içimde gizliyorum" dedi.
"Gizlemek" dedim.
"İşte, her şeyin bitimi" dedi.
"Şey" dedim.
"Sevda" dedi.
"Sevda" dedim.
"Peşinden koştuğum" dedi.
"Koşmak" dedim.
"Hayat, bir maraton" dedi.
"Hayat" dedim.
"Öyle kısa ki!" dedi.
"Niçin kısa?" diye sordum.
"Yaşanacak çok şey var, zaman yok" dedi.
"Yaşanması gereken ne var? " diye sordum.
"Aşk" dedi.
"Kaç kere?" diye sordum.
"Bin kere" dedi, "Milyon kere"
"Neden bir kere değil?" diye sordum.
"Bütün aşkların toplamı, en yüce ve tek aşk" dedi.
"Önce ona varsan olmaz mı?" diye sordum.
"Keşke olsa" dedi, "Ama önce yoğrulmak gerek"
"Acı çekmek mi?" diye sordum.
"Evet, aşk acısında yok olmak" dedi.
"Yok olunca!" dedim.
"İşte gerçek aşkta o zaman yaşamaya başlarsın" dedi.
"Gerçek aşk!" dedim.
"Büyük o!" dedi.
Durdum. Durdum. Ve sustum!
"Neden sustun?" diye sordu.
"Yüreğim titredi sanki" dedim.
"Neden?" diye sordu.
"Bilmiyorum" dedim. "Büyük O!"
"Evet" dedi, "Büyük O!"
"Nerede?" diye sordum.
"Her yerde" dedi.
"Nasıl?" diye sordum.
"Yüreğini aç" dedi.
"Yüreğimi açmak!" dedim.
"Bir tebessümle bak her şeye" dedi.
"Tebessüm" dedim.
"Her kapının anahtarı" dedi.
"Kapı" dedim.
"Girmeden bilemezsin" dedi.
"Ya korku!" dedim.
"Bilinmeyenden korkar insan" dedi.
"Ben bilmiyorum" dedim.
"Neyi?" diye sordu.
"Ben''i" dedim.
"Sen kimsin?" diye sordu.
"Ben kimim?" diye sordum.
"Sevgiyle beslenensin" dedi.
"Kimin sevgisiyle?" diye sordum.
"Büyük O''nun" dedi...
Hasan Muradoğlu
25-07-2005, 18:07
1. Jake Fen isimli Macar adam, eşini korkutmak için kendini asmiş
pozu verdi... Eve gelen eş kocasını o halde gorünce bayıldı.. Kapıyı açık
gören komşu kadın içeri girince iki cesetle karşılaştığını sanıp evi
soydu. Topladıkları ile çıkarken Jake kadına bir tekme attı. Cesedin
canlandığını
sanan kadın korkudan öldü..Jake beraat etti..
2. New York'ta 5'inci caddede bir adama araç hafifçe çarptı. Adama
birşey olmamistı.. Şoförle konuştu ve kalkacakken olayı gören biri yanına
gelerek, kalkmazsa sigortadan para alabileceğini söyleyince yeniden
aracın önüne yattı. Araç sürücüsü ise adamın gittiğini düşünerek gaza
bastı ve adam öldü...
3. Bayan Carson Amerika'nin New York kentinde yaşıyordu.. Birgün
eglenmek için cenaze işleri yapan bir şirketle anlastı. Şirket eve
telefon etti ve
bayan Carson'un kalp krizi geçirip öldügünü söyledi . Aile hemen
koştu.
Bu
sırada tabutun içinde yatan bayan Carson birden dogrulu verdi. Ama kizi o
anda kalp krizi geçirip öldü...
4. Romollo Ribaldo işsizdi. Pisa kentinde oturan 42 yasindaki bu
Italyan bir gün, tabanca ile intihar etmeye hazırlandı. Eşi onu engellemek
için dil döktü.. Sonunda Romolo ağlamaya başladı ve intihardan
vazgeçip silahını yere fırlattı. Ateş alan tabancadan çıkan mermi eşine
isabet etti ve eşi öldü.
Beğenmediniz mi? Birde bu ölümsüz ölüme bakın neler hissedeceksiniz.
Ölümsüz Ceset
Gerçek bir olay
Sibirya'nın köylerinden birinde cenaze mezarlığa götürülüyormuş.
Mısır tarlasının ortasında tabut köylülerin ellerinden düşüvermiş.
Tabutun içindeki ceset düşüp dereye yuvarlanmış. Akıntı, cesedi
dinamitle avlanan balıkçıların yanına sürüklemiş.
Balıkçılar "Acaba adamı dinamitle biz mi öldürdük" diye endişeye
kapılarak
cesedi askeri kışlanın tellerine bırakmışlar. Nöbetçi er, bölgeye
birinin yaklaştığını düşünerek cesedi yaylım ateşine tutmuş. Hemen
ambulans
çağrılmış.
Delik deşik olan ceset hastaneye kaldırılmış. Operasyon altı saat
sürmüş. Ameliyattan çıkan doktor alnından akan terleri silmiş ve "çok zor
oldu ama galiba yaşayacak" demiş.
Burak Yayla
25-07-2005, 18:39
Gizem ellerin dert görmesin içimiz sızlttın belkide bu aralar ihtiyacım olan birşeydi bu yazı.tekrar sağol...
Gizem İnanç
25-07-2005, 23:39
Hoşuna gittiğine sevindim Burak. :D
Umarım bu hikaye de hoşunuza gider...
BALTAMIZI BİLEMEK VE... KENDİMİZİ TANIMAK
İki arkadaş, bir ormanda ağaç kesiyorlardı. Birincisi sabahları erkenden kalkıyor, ağaçları kesmeye başlıyor, bir ağacı devirir devirirmez, hemen ötekini kesmeye başlıyordu. Dinlenmek bir yana, öğle yemeği için bile kendine zaman ayırmıyordu. Akşamları ise, arkadaşı eve döndükten sonra da çalışmasını sürdürüyor, ondan birkaç saat sonra evine dönüyordu.
İkinci adam, ağaç keserken zaman zaman dinleniyordu. Akşam hava kararmaya başladığında ise, daha fazla çalışmaya gerek duymuyor, gecenin karanlığı bastırmadan evine dönüyordu.
İkisi de çalışmalarını bir hafta bu biçimde sürdürdükten sonra, ne kadar ağaç kestiklerini saymaya başladılar.
Sonuç, ikinci adam için değil ama, birinci adam için çok şaşırtıcı çıktı. Çünkü arkadaşı, kendisinden daha çok ağaç kesmişti.
Birinci adam öfkelenerek "Nasıl olabilir bu, böyle?" dedi. "Ben senden daha çok çalıştım. Senden daha erken başladım işe, senden daha geç döndüm eve… Üstelik, gün boyu sen durup durup keyfine bakarken, ben soluk almaksızın sürdürdüm çalışmamı… Nasıl oluyor da, sen benden daha çok ağaç kesebiliyorsun?"
İkinci adam, öfkeli arkadaşını gülümsemeyle yanıtladı:
"Ortada anlaşılmayacak bir şey yok ki" dedi. "Sen durmaksızın çalışırken, ben arada bir dinleniyor, bu arada da bir yandan baltamı biliyordum. İnsanın baltası keskin olunca, daha az çabayla kesebiliyor ağaçları…"
Kişisel yaşantımızda "baltamızı bilemek", kendimizi geliştirmemizdir. Dış dünyanın koşuşturmacıları arasında kendimize zaman ayırıp, kısaca da olsa, yaşamımızı gözden geçirmemiz, bizi günün ilerideki saatlerinde daha güçlü ve daha etkin yapacaktır. Çünkü bu süre içinde kendimizi daha iyi tanıyabilme olanağına sahip olabileceğiz ve… Eksik ya da zayıf bulduğumuz yanlarımızı tamamlayıp, geliştirebileceğiz. Kendimize zaman ayırmak, kişiliğimizin güçlenmesi için "olmazsa olmaz" bir koşuldur.
Yeri burası değil ama hemen bunun ardından son zamanlarda adını sıkça duyduğumuz bir kitabı tavsiye etmek istiyorum. "Ferrari'sini satan bilge" Robin S. Sharma'dan. Mutlaka okuyun... :D İçinizde yepyeni pencereler açacak bir kitap... ;)
Bağdagül Çelik
02-08-2005, 22:17
işte karşısındaydı uğruna ölmeyi göze aldığı sevgilisi ama etrafında kendi yari için ölecek milyonlar vardı .. kıskanmalıydı paylaşmamalıydı ama yapamıyordu sevdiğini sevgisini paylaşmak daha da çok kişiyle paylaşmak istiyor kıskanmıyordu belki de dedi budur gerçek aşk...
elimden bu kadarı geliyor arkadaşlar :)
Onur Kalender
13-09-2005, 12:48
Kıza bir partide rastlamıştı.. Harika birşeydi. O gün peşinde o kadar delikanlı vardı ki... Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti. Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı ama tam bir kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular. Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu. Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı...
“Ben artık gideyim” demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı.
“Bana biraz tuz getirir misiniz” dedi. “Kahveme koymak için.”
Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı. Kahveye tuz! Delikanlı kıpkırmızı oldu utançtan ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı.
Kız, merakla “Garip bir ağız tadınız var.” dedi.. Delikanlı anlattı: “Çocukken deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım. Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben. Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu ailemi hatırlıyorum... Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar. Onları ve evimi öyle özlüyorum ki...”
Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının... Kız dinlediklerinden çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini arayan, evini sakınan biri... Ev duyusu olan biri... Kız da konuşmaya başladı. Onun da evi uzaklardaydı. Çocukluğu gibi...
O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu... Tatlı ve sıcak. Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii... Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses, prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu... Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü...
40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. “Ölümümden sonra aç” diye bir mektup bırakmıştı sevgili karısına. Şöyle diyordu, satırlarında: “Sevgilim, bir tanem. Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede.
İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve gergindim ki, şeker diyecekken ‘Tuz’ çıktı ağzımdan. Sen ve herkes bana bakarken, değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim.
Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok...
İşte gerçek: Ben tuzlu kahve sevmem! O garip ve rezil bir tat.
Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim.
Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın
en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum. Dünyaya bir daha gelsem, herşeyi yeniden yaşamak, seni yeniden tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim, ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da...”
Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı. Lafı açıldığında birgün biri, kadına “Tuzlu kahve nasıl bir şey?” diye soracak oldu..
Gözleri nemlendi kadının...
Çok tatlı!.. dedi...
Muhammed Turan
22-09-2005, 14:14
Çalışın ! Kötülerin Size İhtiyacı Var !
Biliyorum çoğunuz iyi insanlarsınız. Bu yüzden hep kötüler kazanıyor zaten. Birçok kötü, hatta alçak tanıdım. Çoğu neşeli insanlardı. Hiçbirinde çekingen bir ruh haline rastlamadım. Kötüler atık, iyiler pısırıktır. Etrafınıza bakın, en heyecan verici, en eğlenceli insanlar hep sahtekarlardır. Çünkü sahtekar sempatik olmak zorundadır. İyinin böyle bir mecburiyeti yoktur. İyi sıkıcıdır. Kadınlar "iyiler" e değil, güvenilmez erkeklere aşık olur. Bu yüzden zaten aşk denen altüst oluşla ancak bir üçkağıtçı başa çıkabilir. Aşkın tadını çıkaramaz iyiler. Onlar sarılıp sessiz bir uzanmayı aşk zanneder. Tekdüzedirler. Yavaştırlar. Kadınlar da onlarla dertlerini paylaşır ama gidip güvenilmezle sevişirler. Tutku kötülerin işidir. "Sessiz ve efendi bir insan" cümlesi ile tanımlanan bir iyilik kolaydır. Sahtekarlık daha zordur, maharet ister. Zeki, hızlı ve atak olmak zorundadır. Enerjiktir( tabii "kötü" kötüler konumuz dışındadır. Yani hem salak hem de kötü olmaya çalışanlar için düşünmeye ve yazmaya değişmez). Üçkağıtçı....Sahtekarın en başarılı şekli. İyi bir hatiptir o. İnandırıcıdır. Konuştuğu zaman etrafındaki "tüm iyi ve dürüst" insanlar ağzının içinde kaybolur. Hem çok iyi fıkra anlatır hem de hüznün tüm renklerinden haberdardır. Kahkahasında pirzola tadı, hüznün de ise bazen ölümün sesi vardır. Adam başarılıdır. Yeteneklidir. İyilik kolaydır, kötülük ise maharet ister. İyi olmak için kimseye kötülük yapmamak yeterlidir. Ama kötü olmak için daha çok çalışmanız gerekir. İyi, kötü karşısında güvensiz, enerjisiz, çaresizdir. Filmlerde bile, iyi kötünün hakkından gelemez. "Yeminini bozar" ve kavgaya girer. Oysa kavga kötünün mesleğidir aslında. Biz "iyi" seyirciler perdedeki iyi adamımız kan döktükçe rahatlarız. Ve iyi kötüyü yendi diye seviniriz. Oysa artık hepimiz kötüyüzdür filmin sonunda. Hatta biz "kötü" den daha çok insan öldürmüşüzdür. Bir iyi için en zor olan, kötüye "Sen kötüsün" demektir. Çünkü iyi, utangaçtır. Hırsıza "hırsız" diyemez. Kötünün yerine utanır, sahtekarın yerine yüzü kızarır, hırsızın yerine yerin dibine geçer. Bu sırada kötüler, sahtekarlar, hırsızlar deli gibi eğlenmektedir. Çünkü onların yerine utanan, sıkılan, yerin dibine geçen bir çok iyi insan vardır. Şeytan bile bazen yorulur kötülük yapmaktan. Ama hayatlarını salt kötülük yapmaya adayanlar asla durmazlar, bunu çok iyi biliyorum. Güzel kıyafetleri, biryantinli saçları, resmi arabaları, siyah gözlükleri ve korumaları vardır. Ama ruhları şeytandır. Kötünün en büyük avantajı iyideki kahrolası utanma duygusudur. Bu duygu iyiyi öylesine zayıf düşürür ki ağzını açıp bir kelime bile söyleyemez. Halbuki öylesine kararlı çıkmıştır ki kötünün karşısına. Her şeyi açık açık söyleyecektir. Başına gelecekleri çoktan göze almıştır!...
Yapamaz. Çünkü iyiler korkaktır. Çünkü iyiler herkese acır, en çok da kendilerine.
Susmak, acımak, utanmak, korkmak...
Farkında mısınız, ey iyi insanlar, ne kadar sıkıcı şeylerle uğraşıyorsunuz! Kötüler kazanınca da şaşırıyorsunuz! Tarih boyunca iyiler kazanmasa da, bir şekilde de ayakta kalmayı başardılar. İyinin yazgısı bu.
Şeytan her zaman saldıracak, yere yıkmaya çalışacak, akılları karıştıracak ve iktidarına devam etmeye çabalayacaktır. Babalarımız iyi insanlardı ve bize de iyi olmamızı öğütlediler.
Biz de iyi insanlarız.
Ve çocuklarımıza da aynı şeyi öğütlüyoruz.
Hepimiz kötülerin yanında çalışıyoruz.
Haydi iyi insanlar!
Haydi sessiz, efendi, sıkıcı, korkak, utangaç ve iyi insanlar!
Çalışın !
Kötülerin Size ihtiyacı var !
Yılmaz Erdoğan
Muhammed Turan
22-09-2005, 14:26
!!!:::... Bir Bebeğin Yarım Kalmış Günlüğü...:::!!!
5 EKiM : Bugün var edildim. Buradayım. Varım. Müthiş bir duygu bu. Var olduğumu henüz annem ve babam bilmiyor.
Bir elma çekirdeğinden bile küçüğüm. Ama ne de olsa, ben benim. Varım ya! Bu bana yetiyor. Henüz bedenim belli belirsiz, yüzüm yok ama, varlığımı ve benliğimi hissedebiliyorum. Bir kız olacağım ve baharda çiçekleri seveceğim.
19 EKiM : Biraz büyüdüm. Kımıldamam mümkün değil. Annem henüz farkında değil ama onun kanıyla besleniyorum. Kalbini dolaşıp gelen sımsıcak kan bana geliyor. Beni sevecek bir kalbin kıpırtılarını şimdiden hissediyorum. Annem beni çok sevecek. Annem için güzel bir sürpriz olacağım.
23 EKiM : Hiç göremediğim bir el ağzımı biçimlendirmeye başladı. Dudaklarımda onun dokunuşunu hissediyorum. Bu "el"in dokunduğu yerler dudağım damağım oluyor. Düşünün bir yıl sonra bu elin dokunduğu yerde tebessümler açacak, güleceğim. Dudağımdan ve dilimden sözler dökülecek. Herhalde önce "Anne!" diyeceğim. Anne duyuyor musun beni? Seninle konuşacağım. Sana güleceğim. Kimilerine göre hâlâ daha var değilmişim? Nasıl olur? Varım ve gülücükler sunacak dudaklarım da olmak üzere ya? Hem sonra bir ekmek kırıntısı ne kadar küçük olursa olsun yine ekmektir. Öyle değil mi anneciğim? Ah bir konuşabilsem!
27 EKiM : Bugün pek mutluyum. İçimde tatlı bir kıpırtı başladı. Artık bir kalbim var. Kalbim atmaya başladı. Hayatım boyunca böyle atıp duracak. Sevgilerle dolduracağım kalbimi. Tıpkı anneminki gibi... Annem bedeninde iki kalbin birden atmaya başladığını bilseydi ne kadar sevinirdi! Duyuyor musun anne?
2 KASIM : Her gün biraz daha büyüyorum. Kollarım ve bacaklarım da biçimlenmeye başladı. Hele bir büyüsün kollarım bak nasıl kucaklayacağım seni anneciğim. Şu ayaklarım da tamamlansın da, beraber çiçekli bahçemizde yürürüz. Belki birlikte okula gideriz.
12 KASIM : Ah evet? Bunlar, bunlar ne kadar sevimli ve küçük şeyler. Aman Allah'ım parmaklarım da çıkmaya başladı. Bunlarla çiçek toplayacağım, annemin elini tutacağım, kalem tutacağım. Belki de güzel bir şiir yazacağım. Anneciğim, orada mısın? Ellerimi ellerinin arasına koymak için sabırsızlanıyorum.
20 KASIM : Oh, nihayet.. Annem doktora gitti. Burada olduğumu öğrendi.. Yaşasın! Doktor teyze özel bir cihazla gördü beni. Ultrason diyorlarmış. Resmimi bile çekti. Sevinmiyor musun anneciğim? Seneye kalmaz kollarının arasında olacağım?
25 KASIM : Artık babam da burada olduğumu biliyor. Fakat henüz kız olduğumun farkında değiller. Onlara sürpriz yapacağım..
10 ARALIK : Bugün yüzüm tamamlandı. Artık iki güzel gözüm, bir küçük burnum, dudaklarım ve yanağım var? Anneme benziyorum galiba?
13 ARALIK : Artık çevreme bakabiliyorum. Etrafım çok karanlık ama olsun. Yine de mutluyum. Yaşıyorum ve varım. Kısa bir süre sonra gün ışığını görebileceğim, renkleri ve çiçekleri tanıyacağım. Rüyamda gördüm. Dünyada gökkuşağı diye bir şey varmış.. Onu çok merak ediyorum.. Anneciğim, babacığım sizin yüzünüzü de göreceğim. Tanışacağız?. Mutlu olacağız. Gülüşeceğiz..
24 ARALIK : Kulaklarım daha iyi duyuyor artık. Anneciğim, senin kalbinin seslerini duyuyorum. Benim kalbimin atışlarını da sen duyabiliyor musun? Hatta sesini bile tanıyabiliyorum. Sesin ne kadar tatlı? Hiç duymadığım bir şey bu? Güzel ve sağlıklı bir kız olacağım. Kollarında uyuyacağım, yüzüne bakacağım, o tatlı sesini dinleyeceğim. Benim için ninni de söyleyecek misin anneciğim? Sen de beni özlüyorsundur mutlaka? Beni koklayacaksın.. Çok seveceksin, değil mi?
28 ARALIK : Anne burada bir şeyler oluyor. Doktor abla neden mutsuz bakıyor böyle... Sen acı çekiyor gibisin. Kalp seslerin değişti... Sustun. Benimle niye konuşmuyorsun anne? Anne? Anne? Anneciğim? Yüzümde soğuk bir şey hissediyorum. Anne, yüzümü parçalıyorlar... Anne bir şeyler yap? Anne? Kolumu çekiyorlar anne? Canım yanıyor anne... Anne? Ayaklarımı parçalıyor bu şey anne... Beni sana bağlayan damarı kopardılar anne? Anne kalbimi parçalıyorlar? Anneciğim? Anne? Anne? An?
Kürtajınız tamamlandı hanımefendi. Geçmiş olsun !..
Hasan Muradoğlu
22-09-2005, 14:36
bir cana kıymak,bu kadar kolay olmamalı... :(
Onur Kalender
23-09-2005, 04:50
SANIRIM HERKEZ ICIN BU YAZININ ICINDEN ALINACAK COK DERS VAR................
Evlilik.....
Inanmadigim halde icerisinde 17 seneyi bitirdigim bir kurum benim icin... 17 sene de (abartmiyorum) 40 cift arkadasimin son verdigi kurum ayni zamanda da...
Evliligimin bu kadar uzun surmesinin gizi belki de kuruma inanmamaktan geciyor. Evliligi toplumun dayattigi sekilde yasamamaktan... Nedir bu dayatmalar?
Erkegin muhakkak kadindan yasca buyuk olmasi, egitim seviyesinin erkegin lehine ya da en azindan esit olmasi bunlarin sadece ikisi...
Olmaz, yurumez diyor toplum... Erkek yasca buyuk olmali ki, kadina "hot" dediginde oturmali kadin... Ya da yumusatiyorlar; efendim kadin erkekten once coktugu icin (hani dogum filan) kucuk olmaliymis yasi...
Egitimde de boyle...
Kadinin cok okumusu bilmis olurmus, evde kalmakmis layiki....
ESIM BENDEN 2 YAS BUYUK; Ne "hot" dememe gerek kaldi 17 senede, ne de benden once coktu... Yillar icinde ben yaslandikca o genclesti, "oo omer bey kapmisiz citiri" esprilerine muhattap dahi oldum.
ESIM 3 UNIVERSITE BITIRDI; ben bi taneyi 9 senede bitirdim... Ne o bana bilmislik tasladi, ne ben ona ezik baktim...
Kulaga gelen muzik tekse de, onu olusturan notalar farklidir der Halil Cibran... Bunu unutmadik biz. Ben konusurken o dinledi, Ben dinlerken o konustu 17 sene. O ofkeliyken ben, ben ofkeliyken o "haklisin bitanem..." dedik, ofke bitip firtina duruldugunda "ama bi de boyle dusun" de dedik fikrimizi savunurken. Farkli insanlar olarak gormedik birbirimizi, ayni amac icin savasan neferlerdik bu hayatta... Asla bilmedik ne kadar para kazandigimizi, ortak cuzdanimizdan gerektigi kadar aldik... Ne kadar calarsa calsin masanin ustunde telefonu, kim bu saatte arayan karsi cins diye sorgulamadik da ama... Sevginin en buyuk dostuydu bizim icin "guven"... Ve guvenin ardina saklanmis bir "saygi" vardi daima... Ne kavgalar, ne badireler atlattik 17 senede... Eee ulkeler neler gordu, biz cekirdek aile mi sutliman yasayacaktik... Oyle bir girdik ki birbirimize, ben ilk kez odamin disinda yattim bi gece, misafir odasinda...
Gece yarisi kapi acildi, esim "ne yapiyosun burda" diye sordu kapinin esiginden, "uyuyorum" dedim buz gibi bi sesle... Gitti, gelmesi 1 dakikasini almisti elinde yastikla... "kay yana" dedi daracik yatakta. "ne yapiyosun?" dedigimde "benim yerim senin yanin, sen gelmezsen ben gelirim" dedi... Anladim ki o gece, en uzun kavgamiz yat saatine kadar surecek... Ve bence dogrusu da bu... Ozen gosterdik o gunden sonra, evin her yerinde kavga ettik, yatak odamiz haric... Kirsak da zaman zaman kalplerimizi, asla kin tutmadik birbirimize...
Toplum kurallariyla oynasaydik bu oyunu belki de 41. cift olacaktik o listede...
Ama oyunun kurallarini biz koyduk...
Ne de olsa bizim oyunumuzdu, oynanan...
Evlilik;
Hesapsiz icine dalinmasi gereken bir oyun bence...
Topluma kulaklarini tikayarak hemde... Ne benim, ne de bizim sozlerimizle...
Sadece gonlunuzden gectigince...
dediği gibi Ataol Behramoglu'nun
Onur Kalender
23-09-2005, 16:29
Amerikan Adlî Tıp Derneğinin 1994 te San Diego da tertiplenen ödül yemeğinde dernek başkanı Don Harper Mills, aktardığı acayip bir ölüm olayındaki adlî komplikasyonlarla dinleyicilerini şaşkına çevirmişti. Kaderin adaletine dair ince bir nükte taşıyan bu yaşanmış öykü, sanırız sizleri de hayrete sevk edecektir.
23 Mart 1994 te Ronald Opus un cesedini inceleyen adlî tabip, onun kafasından yediği kurşunla öldüğü sonucuna vardı. Müteveffa, on katlı bir binanın tepesinden, intihar niyetiyle aşağıya atlamıştı. (Umutsuzluğunu, geride bıraktığı bir notta açıklıyordu.) Ancak, dokuzuncu katın önünden geçerken pencereden gelen bir kurşun başına isabet etmiş, hayatı bu kurşunla sona ermişti. Apartmanın sekizinci kat penceresi düzeyinde cam silicileri korumak için konulmuı bir ağ vardı; ama bu ağın varlığını ne silahı çeken, ne de müteveffa biliyordu. Açıkçası, kurşun olmasaydı, Opus'un intihar girişimi başarılı olamayacak; zemine çakılmadan, sekizinci kattaki ağa takılıp kalacaktı. Bu durumu anlattıktan sonra, "Normal olarak," diye devam etti Dr. Mills, "intihar etmeye karar veren biri, mekanizma tasarladığı gibi olmasa da, bunu eninde sonunda başarır."
Opus un dokuz kat aşağıda yere çakılmayıp da dokuzuncu kattan düşüyor olduğu anda başına gelen kurşunla vurulmuş olması, muhtemelen, onun ölüm modunu intihardan cinayete çevirmeyecekti. Fakat, Opus'un intihar girişiminin başarılı olmayışı, savcıyı elinde bir cinayet vakası olduğu düşüncesine itti. Silahın patladığı dokuzuncu kattaki odada yaşlı bir adam ve karısı yaşıyordu. Tartışıyorlardı ve adam kadını silahla tehdit ediyordu. Öyle sinirlenmişti ki, tetiği çekti; fakat mermi kadını ıskalayarak pencereden dışarı yöneldi ve Opus'a isabet etti. Bir insan A şahsını öldürmeye teşebbüs eder, fakat B şahsını öldürürse, o B şahsını öldürmekten suçlu sayılmalı idi. Savcının ulaştığı sonuç buydu. Dolayısıyla, dokuzuncu kattaki yaşlı adam, cinayetten suçluydu. Bu suçlamayla karşı karşıya kaldığında, adam da, karısı da çok şaşırdılar. Çünkü, tetiği çekerken adam da, karısı da silahın dolu olmadığından kesinlikle emindiler. Yaşlı adam uzunca bir süreden beri boş silahla karısını korkutmayı alışkanlık haline getirmişti. Bunu karısı da bilir, o yüzden adamın tehdidine pek aldırmazdı. Kısacası, adamın karısını öldürme kasdı yoktu; silahın dolu olduğunu dahi bilmiyordu. Böylece, Opus'un öldürülmesi bir kaza oluyordu; silah kazara doldurulmuştu.
Araştırmalara devam edilince, ölümcül kazadan yaklaşık altı hafta önce yaşlı çiftin oğlunu silahı doldururken gören bir tanık ortaya çıktı. Anlaşıldığına göre, yaşlı kadın oğlundan mali desteğini çekmişti ve babasının annesini silahla korkutma temayülünü bilen oğul, annesini cezalandırma kasdıyla, babasının annesini vuracağını umarak, gizlice silahı doldurmuştu. Annesi ölecek, baba cinayetten suçlanacak, mallar oğula kalacaktı. Artık olay yaşlı çiftin oğlunun Ronald Opus cinayetinden sorumlu olduğu noktasına gelmişti.
Tam bu sırada savcının karşısına yeni bir viraj çıktı. Araştırmalara devam edilince, geçen altı hafta içinde anneyle babasının silahla tehdide varan bir tartışma yaşamamaları, dolayısıyla annesinin ölümünü bir türlü başaramayışı nedeniyle, oğulun umutsuzluğunun arttığı anlaşıldı.
Bu, onu 23 Mart'ta on katlı binanın tepesinden atlayarak intihar etmeye itmişti. Ancak, ölümü planladığı gibi olmamıştı; dokuzuncu katın önünden geçerken babasının boş zannettiği silahı tetiklemesiyle annesine isabet etmeyip pencereye seken kurşunun kafasına isabet etmesi nedeniyle, Ronald Opus'un hayatı sona ermişti.
Dosya intihar olarak kapatıldı..!
Bora Erdinç
28-09-2005, 13:34
AŞAĞIDAKİ yaziyi ortaokul ogrencisi,okulun DUVAR Gazetesine yazmis. İNANILMAZ GUZEL VE FARKLI BİR BAKIŞ AÇISI
Bu ülkede yasayan her insanin bağımsızlığını ve demokrasisini
borçlu olduğu
insan:
ATATÜRK...
Gençliğinde kot pantolon giyememiş.
Sevgilisinin elinden tutup
hasılat rekorları kiran bir sinema filmine gidememiş...
Padişah ona Trablusgarp Cephesi'nde görev verdiğinde, lüks uçak
şirketinin,
first class koltuğunda viskisini yudumlayarak görev yerine gidememiş...
Halkına bağımsızlık fikrini anlatabilmek için kortej
esliğinde
Mercedes'lerle gezememiş Anadolu'yu...
Kurtuluş hareketini başlatmak için 19 Mayıs'ta Samsun'a ayak basan
ayağında spor ayakkabısı ya da kovboy çizmesi yokmuş...
Kazandığı her savaştan sonra savaş sahasına fırlayıp moral veren
mini etekli
ponpon kızlar da yokmuş...
Tarih kitaplarına bakılırsa, Yunanlıları İzmir'den denize
döktükten sonra
timsah yürüyüşü de yapmamışlar...
Ülkesinde yapacağı devrimleri, unutmamak için not
alacağı bir
cep bilgisayarı olmadığı gibi, kendisine suikast girişiminde
bulunacakları
da cep telefonundan öğrenememiş!
Atatürk için üzülüyorum. Dağ gibi adam, bir radyo programına faks
çekemeden,
İsmet Pasa için Safiye Ayla'dan bir istek parçası isteyemeden
gitti ..
Lozan Zaferi'nden sonra veya Cumhuriyet'in ilanından sonra
arabaya atlayıp
sabahlara kadar korna çalıp, elinde bayraklarla sokaklarda tur
atamadı.
Evinin balkonuna çıkıp, bir şarjör mermiyi havaya sıkamadı.
Atatürk'e acıyorum...
Sen kalk, dört kadınla evlenebileceğin bir
dönemde dünyaya gel,
sonra değerini bilmeyip tek kadınla evlilik sistemini
getir. Aaaah ah...
Çılgın diskolara gitmek, sabahlara kadar içip, içip rock yapmak,
babasının mersedesini alıp söyle bir Emirgan turu çekmek dururken...
Bunları yapmadı Atatürk...
Keyif çatmadı...
Tüm hayatini ülkesinin kurtuluşuna ve uygarlaşmasına harcadı...
ISTE ONUN IÇIN BÜYÜK ADAMDI ATATÜRK HER FIRSAT ELINDE VARDI. O ISE SADECE
BU MILLETIN BAGIMSIZLIGINI ISTEDI.
BÜTÜN SUÇU
2 KADEH RAKI IÇMEKTI
O KADAR.....
Serkan Özen
29-10-2005, 01:03
EMEL KALPAKOĞLU
Sabah uyandığında midesinde bir yanma hissetti. Yanmanin nedeni akşam yedikleri değil, uyanir uyanmaz bugün yapacaklarinin aklina gelmesiydi. Bugün 2 yildir götürmeye çaliştığı bir birlikteliği bitirecekti. Aslinda bunu yapmakta geç bile kalmiştı. 'Bitmeli dedi içinden, her gün bu tatsiz uyanis bitmeli.' Genç adam bunlari düsünürken surati şekilden şekile giriyordu. Süratle giyinerek disari çikti. Bugüne kadar hiç bekletmemisti onu, simdi de bekletmemeliydi. Istanbul, soguk ve yağmurlu bir Nisan ayi yasiyordu. Genç adam gökyüzüne bakarak iç geçirdi; 'Bulutlar bizim yasayacaklarimizi biliyor. Onlar bile ağliyor halimize...'
BULUŞMA VAKTI...
Artik Kadiköy iskelesindeydi. Birkaç dakikalik beklemeden Sonra karşıdan kiz arkadasinin geldiğini gördü, Şimdi midesindeki ağri daha da artmisti. Besiktas'a geçtiler. Yolculuk sirasinda hiç konusmadilar. Genç kiz, sevgilisinin bu durgunluğuna anlam verememisti. Nereden bilecekti bugün ayrilik çanlarinin çalacagini... Besiktaş'a geldiklerinde bir cafede oturdular. Genç kiz anlamiştı sevgilisinin kendisine bir sey söylemek istedigini. 'Bana birşey mi söylemek istiyorsun' diye sordu. Genç adam, gözlerini kaçirarak 'Evet' dedi. Genç kiz heyecanlanmisti, biraz da sinirlenerek 'Söylesene, ne diye bekliyorsun' dedi. Genç adam içini çektikten sonra 'Sence biz nereye kadar gidecegiz?' diye sordu. Genç kiz, 'Bunu sorma geregini niye duydun?' diye yanit verdi. Genç adam söze basladi... ''Birkaç ay önce aksam 23:00 civarinda sana telefon açip senin için yazdigim siiri okumak istemistim. Sen bana 'Sirasi mi simdi canim yaa, isin gücün yok mu?' demistin. Biliyormusun o an nakavt olan bir boksör gibi hissettim kendimi. Özür dileyip telefonu kapatmistim. Daha sonra da bu siiri benden hiç istememistin. Geçenlerde hasta olup yataklara düstügümde arkadaslarimla birlikte sen de gelmis, Meral'in 'Sen sanslisin, sevgilin sana bakar' sözüne 'Işim yok da sana mi bakacağım, annen baksin' demistin. Hatirladin mi?''
DUYGUSALLIGI SEVMEM...
Genç kiz, 'Biliyorsun ben duygusallığı sevmiyorum. Hem hasta Bakici gibi göründüğümü de kimse söyleyemez' diye yanitladi. Genç adam güldü, 'Evet canim haklisin. Zaten olmak istesen de bu kalbi tasidiğin sürece hasta bakıcı, hemşire falan olamazsin.' Genç adam devam etti... 'Bana simdiye kadar kaç kere sabahin erken saatlerinde güzel sözcüklerden olusan bir mesaj çektin? Hiç... Hatta günün hiçbir saatinde çekmedin. Duygusalliğı sevmeyebilirsin. Ama sen seni seven insanlari da mutlu etmeyi sevmiyorsun. Halbuki ben senin tam tersine kendimden çok insanlari mutlu etmeyi seviyorum. Seni tanidigimdan beri her sabah, her aksam, her gece yani seni andigim her saat tatli bir mesajim vardi senin için biliyor musun? Seninle ben AKLA KARA gibiyiz.' Genç kiz anlamisti, 'Yani ne istiyorsun benden sair olmami mi?' Genç adam tekrar gülümsedi içinden. Dün gece verdigi ayrilik kararinin ne kadar dogru oldugunu düsündü. 'Hayir' dedi, 'Sair olmani istemiyorum. Olamazsin da... BIZ AYRILMALIYIZ. Ayrilirsak ikimiz için de en hayirlisi olacak.' Genç kiz sasirmisti, 'Neden ama? Ben seni seviyorum. Senin de beni sevdigini saniyordum.' Genç adam iç çekerek 'Hayir canim, sen beni sevdigini saniyorsun. Eger beni sevseydin simdi baska seyler konusuyor olurduk' dedi. Genç kizin gözleri yasarmisti. Genç adam cebinden çikarttigi mendili uzatti, genç kiz gözyaslarini silerek 'Sen bilirsin, umarim beni bir baskasi için birakmiyorsundur...' dedi. Genç adam 'Nasil böyle bir sey düsünürsün, senden baska kimse Olmadi ve uzun zaman da olacagini sanmiyorum' yanitini verdi. Genç adam ve genç kiz iki sevgili olarak oturduklari masada Artik iki yabanciydilar. Birkaç dakika sessizce oturduktan sonra Genç kiz, 'Kalkalim istersen' dedi. Genç adam 'Ben biraz daha burada kalmak istiyorum, istersen sen kalkabilirsin' diye yanitladi. Genç kiz 'Tamam o zaman sana mutluluklar dilerim' diyerek elini uzatti. Genç kizin sesi ve eli titriyordu. Genç adam, 'Istersen
arkadas kalabiliriz' dedi ve birbirlerine son kez sarildilar.
Serkan Özen
29-10-2005, 01:05
"BEN DOGRU YAPTIM..."
Genç adam dogru yaptigina inaniyordu. Eve döndügünde Yürümekten bitap bir haldeydi. Odasina girdi. Gece bitmek bilmiyordu. Sabah erken kalkip ise gidecekti, uyumaliydi. Birkaç saat sonra uykuya dalmayi
basardi. Sabah 7'de saatin ziliyle uyandi. Evden çikacagi zaman cep telefonuna bakti, mesaj ve 10 cevapsiz arama vardi. Yorgun oldugu için duymamisti telefonun sesini. Aramalar ve mesaj sevgilisindendi. Heyecanla mesaji açti, sunlar yaziyordu:
SADECE ONLARI SEVMEYI SEVDIM,
HEPSINI ONLARSIZ YASADIM DA,
BIR SENI SENSIZ YASAYAMIYORUM,
BU ASKI TEK KALPTE TASIYAMIYORUM,
SANA YEMIN GÜZEL GÖZLÜM, BIR TEK SENI SEVDIM,
VE SENI SEVEREK ÖLECEGIM, ELVEDA BIRTANEM...
Genç adam sasirmisti. Onu tanidigi günden beri ilk defa siir Aliyordu ve üstelik sabahin besinde yazmisti. Heyecanla onu aradi, telefonu yabanci bir ses açti. Genç adam ''Nalan'la görüsebilir miyim?'' dedi. Ama karsisindaki agliyordu, hiçkira hiçkira hemde... 'Ben onun annesiyim yavrum, kizim bu sabah intihar etti. Gece sabaha kadar birilerini arayip durdu. Sabah odasinin isigini sönmemis görünce girdim. Yavrum kendini asmisti....' YIGILIP KALDI...
Genç adam beyninden vurulmusa döndü. Bir gün önceki mide Agrisinin iki katini çekiyordu simdi. Oldugu yerde yigilip kaldi... Birkaç ay sonra iki doktor konusuyordu hastanede. Doktarlardan biri digerine karsidaki hastanin durumunu soruyordu. Doktor yanit verdi...
'Haaa o mu? Üç ay önce getirdiler. Kendisi yüzünden bir kiz intihar etmis. O günden sonra cep telefonunu elinden hiç birakmamiş. Devamli
bir seyler yazip birine yolluyor. Geçenlerde merak ettim. O uyurken gönderdiği numarayi aradim. Numara 3 ay önce iptal edilmis. Gelen mesajlarda bir şiir var. Bu adam duygusal mi bilmem ama benim anladigim kadariyla siiri yazan çok duygusal biriymiş...
"ÇEVRENIZDEKI INSANLARIN NE HISSETTIGI YA DA NE DÜSÜNDÜGÜNDEN O KADAR EMIN OLMAYIN, BAZEN BİR KALBİN, İÇİNDE NELER SAKLADIĞINI ÖGRENDİGİNİZDE HERSEY IÇIN ÇOK GEÇ OLABİLİR..."
Bahriye Tekin
29-11-2005, 20:23
kimsenin yazacak hikayesi kalmadı sanırım.
yenileri yazmak lazım demek ki, yenilerini yaşamak.. ;)
hergün yaşadığımız küçük küçük hikayeler var aslında, çok da güzel. kıymetini mi bilmiyoruz yoksa bunların, elimizdekilerin?
neyse, yeni hikayeri olanlardan bekliyorum hikayelerini. ;) :)
ben de yazacağım, yakındır. ;)
Emre Genç
05-05-2006, 13:27
İşten yorgun argın eve gelen ailenin babası ayaklarını uzatmış tam rahatlarken oğlu yanına gelmiş.
-Babacığım sen saatte ne kadar para kazanıyorsun?
-Bundan sana ne?
-Lütfen baba...
-Saatte 20 YTL'ye geliyor.
Ne yapacaksın?
-Bana 10 YTL verirmisin?
Baba oğluna 10 YTL'yi verince, çocuk cebindeki 10 YTL'yi buna eklemiş ve babasına iade etmiş.Ve babasına sormuş.
-Seni çok özledim. 1 saatini alabilir miyim?
Serkan Özen
02-07-2006, 01:16
>>Japonya'da bir çocuk 10 yaslarindayken bir trafik >
>>kazasi geçirmis ve sol kolunu kaybetmis. Oysa
>>çocugun büyük bir idealivarmis .
>>Büyüyünce iyi bir judo ustasi olmak istiyormus. Sol
>>kolunu kaybetmekle birlikte, bu hayali de
>>yikilan çocugunun büyük bir depresyona
>>girdigini gören babasi, Japonya'nin ünlü bir Judo
>>ustasina gidip yapilacak bir seyin olup olmadigini
>>sormus.. *Hoca: Getir çocugu ..bir
>>bakalim, demis.* Ertesi gün baba-ogul varmislar
>>hocanin yanina.. Hoca çocugu süzmüs ve Tamam demis..
>> > yarin esyalarini getir, çalismalara basliyoruz.
>>Ertesi gün çocuk geldiginde hocasi ona bir
>>hareketgöstermis ve bu hareketi çalis demis. Çocuk
>>bir hafta ayni hareketi çalismis..
>>Sonrahocasinin yanina gitmis. "Bu hareketi ögrendim >
>>baska hareket göstermeyecek
>>misiniz?" diye sormus.Hocanin cevabi: Çalismaya
>>devam et olmus... 2 ay,3 ay,6 ay derken
>>çocuk okuldaki bir yilini doldurmus..Çocuk bu bir
>>yil boyunca hep o ayni hareketi tekrarlamis.
>>*Hocanin yanina tekrar gitmis:* Hocam bir yildir
>>ayni hareketi yapiyorum bana baska > > hareket
>>göstermeyecek misiniz? -Sen ayni hareketi çalis
>>oglum . Zamani gelince yeni > > harekete geçeriz.. 2
>>yil ,3 yil, 5 yil derken çocuk judodaki 10.yilini > >
>>doldurmus. Bir gün hocasi yanina gelip. .."Hazir ol !
>>" demis.. "Seni büyük turnuvaya > > yazdirdim.
>>Yarin maça çikacaksin!"..Delikanli sok olmus.. > >
>>Hem sol kolu yok hem de judo da bildigi tek hareket
>>var. > > Ünlü judocularin katildigi turnuvada hiçbir
>>sansinin olmayacagi > > düsünmüs ; ama hocasina
>>saygisindan ses çikarmamis. > > .. Turnuvanin
>>ilk günü delikanli ilk müsabakasina > > çikmis. Rakibine
>>bildigi tek hareketi yapmis ve kazanmis.
>>Derken.. ikinci üçüncü maç....çeyrek, yari final ve
>>final...Finalde > > delikanlinin karsisina ülkenin son on
>>yilin > > yenilmeyen sampiyonu çikmis.
>>>
>>>
>>Tam bir üstat delikanli dayanamayip hocasini
>>yanina
>>kosmus.. Hocam hasbelkader buraya kadar geldik
>>ama rakibime bir bakin hele.. Bende ise bir
>>kol eksik ve bildigim tekbir hareket > > var..bu kadar
>>bana yeter.. bari çikip ta rezil olmayayim izin
>>verin turnuvadan Çekileyim.. Olmaz demis hocasi.
>>Kendine güven,çik dövüs.
>>>
>>>
>>Yenilirsen de namusunla yenil. Çaresiz çikmis
>>müsabakaya. Maç baslamis.Delikanli yine bildigi
>>o tek hareketi yapmis ve tak.!Yenmis > > rakibini
>>sampiyon olmus. Kupayi aldiktan sonra hocasinin
>>yanina kosmus:
>>>
>>>
>>*Hocam nasil oldu bu is? Benim bir kolum yok ve
>>bildigim tek* bir hareket var. Nasil oldu da
>>ben kazandim.? Bak oglum 10 yildir o hareketi
>>çalisiyordun. O kadar çok çalistin ki , artik
>>yeryüzünde o hareketi senden daha iyi yapan hiç kimse
>>yok. *Bu bir, ikincisi de o hareketin tek bir
>>karsi hareketi vardir. Onun için de rakibinin
>>senin sol kolundan tutmasi *gerekir.!
>>>
>>>
>>Bunu anlatan dostumuz bir de sunu ekledi:
>>İnsanlarin eksiklikleri bazen , ayni zamanda en
>>güçlü > > taraflari olabilir: Ama yeter ki bu eksiklik
>>kafalarinda Olmasin
:::----------------::: /// :::----------------::: \\\ :::----------------:::
Mailime gelmiş, paylaşmak istedim.
Amir Özkul
02-07-2006, 01:39
bu hikayeyi daha önceden de okumuştum.çok güzel bir hikaye.saol paylaşımın için.emeğine sağlık ;)
Katife Keskin
04-07-2006, 00:21
AŞAĞIDAKİ yaziyi ortaokul ogrencisi,okulun DUVAR Gazetesine yazmis. İNANILMAZ GUZEL VE FARKLI BİR BAKIŞ AÇISI
Bu ülkede yasayan her insanin bağımsızlığını ve demokrasisini
borçlu olduğu
insan:
ATATÜRK...
Gençliğinde kot pantolon giyememiş.
Sevgilisinin elinden tutup
hasılat rekorları kiran bir sinema filmine gidememiş...
Padişah ona Trablusgarp Cephesi'nde görev verdiğinde, lüks uçak
şirketinin,
first class koltuğunda viskisini yudumlayarak görev yerine gidememiş...
Halkına bağımsızlık fikrini anlatabilmek için kortej
esliğinde
Mercedes'lerle gezememiş Anadolu'yu...
Kurtuluş hareketini başlatmak için 19 Mayıs'ta Samsun'a ayak basan
ayağında spor ayakkabısı ya da kovboy çizmesi yokmuş...
Kazandığı her savaştan sonra savaş sahasına fırlayıp moral veren
mini etekli
ponpon kızlar da yokmuş...
Tarih kitaplarına bakılırsa, Yunanlıları İzmir'den denize
döktükten sonra
timsah yürüyüşü de yapmamışlar...
Ülkesinde yapacağı devrimleri, *unutmamak için not
alacağı bir
cep bilgisayarı olmadığı gibi, kendisine suikast girişiminde
bulunacakları
da cep telefonundan öğrenememiş!
Atatürk için üzülüyorum. Dağ gibi adam, bir radyo programına faks
çekemeden,
İsmet Pasa için Safiye Ayla'dan bir istek parçası isteyemeden
gitti ..
Lozan Zaferi'nden sonra veya Cumhuriyet'in ilanından sonra
arabaya atlayıp
sabahlara kadar korna çalıp, elinde bayraklarla sokaklarda tur
atamadı.
Evinin balkonuna çıkıp, bir şarjör mermiyi havaya sıkamadı.
Atatürk'e acıyorum...
Sen kalk, dört kadınla evlenebileceğin bir
dönemde dünyaya gel,
sonra değerini bilmeyip tek kadınla evlilik sistemini
getir. Aaaah ah...
Çılgın diskolara gitmek, sabahlara kadar içip, içip rock yapmak,
babasının mersedesini alıp söyle bir Emirgan turu çekmek dururken...
Bunları yapmadı Atatürk...
Keyif çatmadı...
Tüm hayatini ülkesinin kurtuluşuna ve uygarlaşmasına harcadı...
ISTE ONUN IÇIN BÜYÜK ADAMDI ATATÜRK HER FIRSAT ELINDE VARDI. O ISE SADECE
BU MILLETIN BAGIMSIZLIGINI ISTEDI.
BÜTÜN SUÇU
2 KADEH RAKI IÇMEKTI
O KADAR.....
bunu bir ortaokul öğrencisinin yazması çok hoş.büyükleri Atatürk'ün kıymetini yeterince bilememiş olabilir ama demekki yeni nesil bazı şeylerin farkında.gurur verici... :)
vBulletin v3.6.8, Copyright ©2000-2012, Jelsoft Enterprises Ltd.