HABERLER

İmparator

1907 ÜNİFEB: Futbola başlama hikayenizi anlatabilir misiniz?
Oğuz Çetin: Öncelikle ben futbolcu bir babanın oğluyum. Özellikle 1956 – 1964 yılları arasında önemli bir futbolcuymuş babam. 1958 – 1962 yılları arasında Gençlerbirliği’nin iyi olduğu dönemlerde forma giymiş, bir dönem parlamış ve ciddi bir şekilde futbol oynamış. Bundan dolayı evimizde futbola karşı büyük bir sempati vardı. Ben hatırlıyorum 9 yaşında Almanya’ya gittim ama 9 yaşına kadar okulda ve mahalle aralarında top oynardım ve sürekli parmakla gösterilirdim. Mahalle futbolu çok önemliydi eskiden. Zaten bugünün en büyük eksiği de o mahalle futbolunun olmayışıdır. Hatta İzmit’e gittiğimde anneanneme giderdik, oradaki arkadaş grubuyla top oynarken bir abi “Sen gelecekte müthiş bir futbolcu olacaksın” derdi. Daha sonra 1972 yılında, babam ticaret yaptığı için sürekli Almanya’ya giderdi, bizi de götürme ihtiyacı duydu ve 72 yılında ailecek gittik Almanya’ya. 6 yıl kaldım orada ve 1978 yılında okumak üzere geri döndüm. Almanya’ya gittiğimin daha birinci ayında Türk arkadaşlar beni çağırdı. Park alanında top oynarken -bu çok önemli benim için- birisi banka oturmuş bizi seyrediyordu. Aşağı yukarı 1 saat sonra beni yanına çağırdı ve Almanca bilen arkadaşımla yanına gittik. Bana “Yarın geliyorsun ve sana lisans çıkaracağız.” dedi. Çok hızlı gelişti bu olay, daha 9 yaşındaydım. Sonra altyapıya girdim Augsburg’da. Çok yetenekliydim, Almanlarla kedinin fareyle oynaması gibi oynardım, her maç 3-5 gol atardım. Almanya’da geçirdiğim bu 6 yıl boyunca Alman öz disiplinini aldım. Daha sonra okumak üzere 15 yaşında Türkiye’ye döndüm.

1907 ÜNİFEB: Fenerbahçe’ye transferiniz nasıl gerçekleşti?

Oğuz Çetin: Sakaryaspor altyapısında 1 yıl oynadım ve 2. senemde A takıma aldılar beni. 1980 yılında Sakaryaspor 2. ligdeyken şampiyonluğa oynayacaktı, güçlü bir başkan vardı. Fenerbahçe’den 8 isim transfer etmişti. Yıldızlar topluluğu olmuştuk ve ben de 17 yaşında onların içinde oynamaya başlamıştım. 1981 yılında tamamen ilk 11’e girdim ve o büyük topçuların arasında 7 yıl oynadım. 22 yaşına geldiğimde kaptanlık bana verildi. 1988 yılına kadar Sakaryaspor’da oynadım. Fenerbahçe’ye transferim her sene gündemdeydi, ilişkilerimiz iyiydi ve Fenerbahçe’ye sempatimiz vardı.1988 yılında bütün kulüpler beni istiyordu ama ben Fenerbahçe’ye geldim. O dönemlerde bugünkü gibi paralar yoktu. Ben idealisttim, hedefim büyüktü; Fener’e gelecektim ve futbolu Fener’de bırakacaktım, kafamda o vardı. Transfer olurken 300 milyon liraya gelmiştim, Galatasaray 400 milyon lira veriyordu. Zaten biz Fenerbahçeliydik. Babam Can Bartu’yu ayrı severdi, aynı dönem oyuncularıydı onlar ayrıca. Dolayısıyla da 1988 yılında Fenerbahçe’ye geldim.

1907 ÜNİFEB: Fenerbahçe’ye transfer olduktan sonra hayatınız ve kulübe bakışınız ne yönde değişti?

Oğuz Çetin: Sorumluluk duygusu çok yüksek bir insanım. Kendimden ziyade ortamın sorumluluğunu üstlenirim. Bu Sakaryaspor’da başladı ve Fenerbahçe’de zirve yaptı. Başarısız olma düşüncesine asla sahip olmadım. Yaptığım işin en iyisini yapmaya çalışırım. Bulunduğum ortamda işin en iyisini yapmak zorundaydım ben. Bu aileden de gelen bir bakış açısıydı. 1981- 1985 yılları arası antrenman, maç periyodu ve üniversiteye devam mecburiyetim vardı. Statik dersimden iyi notlar almama rağmen devamsızlıkta biraz eksiğim olduğu için hocam bırakmıştı beni dersten ve bir daha almak zorunda kalmıştım. Öyle günleri geçerek geldim. Fenerbahçe’ye geldiğimde de tek bir hedefim vardı. İlk intiba çok önemliydi ve geldiğim gibi kendimi kabul ettirmem gerekiyordu. Bugün dahi -ailece de- futbolun içinde bir yaşantımız var. Benim bireysel yeteneklerim çok üst düzeydeydi. Sakarya’da sadece kolektif yönü değil bireysel olarak da gol noktalarına gitmeyi severdim. Ancak Fenerbahçe’de sorumluluk duygusu, takımın sorumluluğu, kazanma isteği, takımı organize etme isteği olunca ben, gün geçtikçe takım için var olmaya başladım. 1988 – 1989 sezonunda ben orta saha oyuncusu olarak 14 gol attım, 2. sene 10 tane var, 3. sene 8 tane var. Gittikçe gol sayısı düşüyor çünkü takımın sorumluluğunu taşıyorsun. Çok bilinçli gelmiştim Fenerbahçe’ye.

1907 ÜNİFEB: Günümüz orta sahası ve sizin dönemdeki orta saha anlayışını karşılaştırabilir misiniz?

Oğuz Çetin: Bizim dönemde taktiksel disiplin biraz daha düşüktü takımlarda. Oyun biraz daha geniş alanda oynanabiliyordu. Bizler bireysel özellikleri yüksek, yetenekli oyunculardık ve göze hoş gelen, keyifli bir oyun ortaya koyuyorduk. Bugün de olur aynısı. Tek farkı bugünkü antrenörler işin fiziksel yönünü çok fazla abarttılar. Tabi ki gerekli bir şey ancak işin yaratıcılık kısmını bir nebze törpülediler. Bugün Türkiye Ligi’nde bir tane gözünüze hoş gelen, teknik, çalım atan bir oyuncu doğru düzgün bulamazsınız. Arda bugünün yıldızı ama bizim dönemde hep Arda’lar vardı. Bizim en büyük şansımız 1988’de Veselinovic’le çalışmamız oldu. Futbol hayatı boyunca gol kralı olmuş, gol atmış, hücum oynamış bir adam. Rıdvan, Aykut, Hasan ve bende müthiş bir potansiyel gördü ve var olan bu potansiyeli en verimli şekilde kullanmak için çaba gösterdi. O dönem bize 1 gol atan karşılığında 5 gol, 7 gol yerdi. Ben oyunun iki yönünü de iyi bir şekilde oynardım. Osieck döneminde fazla mücadele etmediğime yönelik eleştiriler yapılıyordu. 29 yaşında Osieck’le beraber fizik gücümü geliştirdim, özel idmanlar yaptım ve orta sahada savunmayı daha fazla yapmaya başladım. Hücumda zaten fazlasıyla etkindim ama savunmada da yer alan bir stil geliştirmiştim.

1907 ÜNİFEB: Ve orta saha demişken, gelecek adına büyük beklenti sahibi olduğumuz Salih Uçan’ı değerlendirir misiniz?

Oğuz Çetin: Beni ben yapan en büyük özelliğim, 5-10-15-20 metrelerde çok dinamik koşular yapmam. Önemli driblingler yapardım, bunu da çok hızlı, süratli yapardım. Bu çok önemli bir özellik, çünkü bir anda o patlamayı yaptığınız zaman iki kişiyi oyundan düşürüyorsun ve oyun açılıyor. Bu özelliği ben kendim geliştirdim. Benim en büyük şansım ve şanssızlığım 19 yıl futbol oynamam. İnanın bana, eskiden futbolda önde olan futbolculara olduğu gibi, ki Fenerbahçe deyince Oğuz diyorlardı, 14 yıl boyunca, ilk 5 yılımda da olmasına rağmen saymıyorum, bire bir markajda oynadım. Diyorlardı ki hocalar; “Oğuz’u oynatma, Fener oynamaz. Oğuz nereye giderse onunla git, oyun oynama ama onu da oynatma.” Kafayı çalıştırdığım için kendime has dönüşler geliştirdim. Rakibi götürüp alan açıp rakibi bırakıp 10 metre patlayıp topla buluştum. Rakip kaleye döndüğüm zaman sorunum yoktu zaten, önemli olan onu yapabilmem. Rakip arkadayken önemli dönüşlerim vardı. Öyle yollardan geçerek geldim. Şimdi Salih’e gelince, Salih konusunda benim kulüplerle ilgili en büyük şikâyetim şu: Salih gibi oyuncuların üzerine bir plan, proje yapılmaması, günlük yaşam programı yapılmaması. Salih daha kim ki, kafasına göre yaşayacak. Yaşayamaz. Kaçta kalkacak, kahvaltısını kaçta yapacak, eğer idman varsa özel antrenmanını kaçta yapacak, takım antrenmanını kaçta yapacak, kaçta yatacak. Bunu yapmadığınız zaman, Salih ne zaman Salih olur? Belki 25 yaşlarına geldiğinde kafayı da çalıştırırsa ön plana çıkmaya başlar. Yoksa sürünür gider. Bu Salih’in suçu mu? Hayır, kulüplerin. Bir planlama yapmıyorlar. Salih benim elimdeyse, takım yapılanmasında bir sene sonra o bölgede, Cristian varsa, Cristian gidecek Salih’i de öyle bir hazırlıyorum ki, Cristian’a teşekkür edip gönderdiğinizde Salih artık o bölgenin adamı oluyor. Bu planı yapmadığın sürece ve Salih’e çok ciddi bir günlük yaşam programı yapılıp özel çalışmalar yaptırmazsan, Salih U20’deki gibi olur. Onun için bu sadece Salih’le ilgili değil. Ama Salih o kadar önemli bir örnek ki Türk Futbolunda. Bu sebeple o güzel fiziğini biraz daha dinamik hale getirmek için kuvvet, güç çalışmaları yaptırılması, taktiksel anlamda bir takım bilgilerin aktarılması lazım. Bunlar çok şanslı çocuklar aslında, yanlarında da çok kaliteli dünya yıldızları var. Ben mesela Fenerbahçe’de kulübü temsil ediyor olsam, kulübün yapılanması konusunda; 6 ay Salih’i oynatmadım ne olur? Ama ben 6 ay sonrası için öyle bir Salih ortaya çıkarırım ki, bu arada tabi ki oynatırsın sonradan girer. Öyle bir çalışmadan geçirirsin ki hem fiziksel hem zihinsel olarak 6 ay sonra Salih zımba gelir. Bunlar Türkiye’nin en önemli eksiklikleri. Salih’e verilebilecek en güzel örnek Nuri Şahin’dir. Nuri Şahin; Almanya’da doğduğu için, iyi bir menajere sahip olduğu için ve Almanya’da da bir sistem olduğu için bir şekilde oynuyor Dortmund’da. Real’e gitti, Liverpool’a gitti, o seviyelerde geziniyor. Ama hiçbir patlaması yok. 2006’da aldık biz Nuri’yi, 7 sene olmuş, o Nuri ile bu Nuri arasında bir fark yok. Tabi ki daha tecrübeli şimdi. İşte öyle olmamalı Salih.

1907 ÜNİFEB: Futbolculuk döneminizde kendinize has bir koşu tarzınız ve futbol tekniğiniz vardı. Bu koşu stilinizin saha görüşünüze etkisi nasıldı? Bir de Oğuz Çetin denince akla milimetrik ara paslar geliyor. Şimdi oynasaydım şöyle yapardım, şu adama tonla gol attırırdım diyor musunuz?

Oğuz Çetin: Türkiye’ye gelmiş geçmiş çok iyi futbolcular arasında olup bence haddinden fazla mütevazi bir kişiyim. Kendime kızıyorum çünkü Türkiye’deki bu ortamda mütevaziliğe yer yok çok. Yeri geldiğinde ego göstermeniz gerekiyor. Ama yapım öyle değil. Bir maç izliyordum, inanın bana, “Şuradan at, tam zamanı” diyorum. Futbol düşünce işi, düşünmen lazım. Düşünmeyi bilen insan bir şeyleri yapabilir. Hayal etmesini bilmen lazım. Ben hayal ederdim, düşünürdüm. Tabi yeteneğinin olması da gerekir. Ona göre fiziksel özellikler gerekiyor. Bana ilk başta “sihirbaz” derlerdi, sonradan “imparator” oldu. Bir tarafa bakarken pozisyonumu almadan bakmadan ters tarafa topu atardım, önüne düşerdi arkadaşımın. O da gol yapardı. Beni yücelten en büyük şey; taraftar, sizler, tribünden baktığı zaman görüyorsunuz, “Oraya atsana” diyorsunuz. Ben de atıyorum oraya. Taraftarla ilişkimiz başlıyor bu şekilde. Öyle futbolcular var ki; zaten oraya atması gerekirken bile atamıyor. O zaman olmuyor. Benim en büyük avantajım buydu, taraftarla olan bağım. Bir de davranış şeklim tabi. Her şey hayata bakış ile ilgili. Yani ben üniversite okudum, mühendisim diye farklı değilim. Üniversite yılları içerisinde insan, hayatı daha farklı tanıyor. Yoksa üniversite okudum; mühendisliği, matematiği, çizimi vs. öyle değil yani. Yaşantıyla ilgili bir şey bu. Ben her şeyi ciddiye alırdım. Futbolda ne yapmam gerektiğini hayal ederdim. Top geliyor bana, arkadan rakip bindirecek belli. Ne yapman lazım? Bunları düşünmüyor artık günümüz futbolcusu, doğaçlama oynuyor. Beni farklı kılan, fiziksel özelliklerimin yanında kısa mesafedeki çabukluğum, topla dönüşlerim, bunu yaşamamdı. O yüzden de, biliyorsunuz, kafam hep havadaydı. Topa bakmazdım hiç. Top bana gelirken arkadaşımın koşusunu görürdüm. Bir Ankaragücü maçında, ben orta sahadaydım. Bizim İlker de, 3-5-2 oynanıyor o zaman, 70 metrede gider, gelir. Ben orta sahada o mücadelenin içerisinde kendi kaleme dönükken top bana geliyor ve İlker’i koşusunu gördüm ben. Artık benim için önemli olan şey: topa sahip olmak, topu koruyabilmek, topu oraya atacak pozisyona girebilmek. İlker koşusuna devam ediyor bu sırada. Ben adamlarla mücadele halindeyken tek amacım: topu İlker’e atabilecek pozisyona dönebilmek. Ama hiç bakmıyorum oraya. O pozisyonu yakaladığım an öyle bir pas attım ki, İlker gitti, tek vuruşla gol yaptı. Seni farklı kılan şeyler de bunlar, hep düşünce.

1907 ÜNİFEB: Ama en azından ara pasları değerlendirebilecek isimler de vardı galiba?

Oğuz Çetin: Zaten en büyük şansım oydu. Düşünsene Sigma Olumouc’tan 7 yedimişiz. 3 kırmızı kart, hakem bizi perişan etmiş. Gelmişiz 3 gün sonra Galatasaray maçı oynuyoruz. Yani tam kurtuluş maçı. Bana bir top geldi, hayatımın en güzel asistlerinden biri olduğu içi anlatıyorum. Ceza sahası üzerinde top bana gelirken ben topu kontrol ediyorum. Bu arada Aykut’un koşusunu da bekliyorum tam pozisyona gelsin diye. Öyle bir tokatlıyorum ki topu, inanın bana, böyle bir asist çok az var dünyada. Ama onun hiçbir anlamı yok ki Aykut daha o top yere düşüp yükselirken havada yarım voleyle o golü yapıyor. Başka bir futbolcu olsa topun yere düşmesini bekler, pozisyon çarçur olur. Aykut, Rıdvan bunlar çok özel oyuncular.Mesela Rıdvan, bu dönemin Messi’si. Kimse hikaye anlatmasın. O yetenekler bir tek Messi’de var. Aykut; böyle kıvrak bir şey olmaz. Onun normal bir golü yoktur. Aykut Hoca’nın gollerine bir bakın; bir tane normal gol atmış olsa ona yakışmadı diyeceğim. Onun golleri bir acayiptir. Kimsenin beklemediği, düşünemediği şeyleri yapar.

1907 ÜNİFEB: İnşaat Mühendisliği mezunusunuz. Ülkemizde gençler, eğitim hayatları veya futbolculuk yönünde tercih yapmak zorunda kalıyorlar, ikisini birden yürütmek mümkün olmuyor. Siz bunu nasıl başardınız?

Oğuz Çetin: Bizim dönemde ben öyle futbolcularla birlikte çalıştım ki inanamazsınız. Ülke futbolunun en önemli 5-6 futbolcusu ile beraberdim. Ben 17 yaşındayken, Yenal Abi 34 yaşındaydı. Tuna abi, siz onları bilmiyorsunuz, ceylan gibiydi. Yani bunlar o kadar önemli futbolcular ki. Çoğu da Fenerbahçe’den gelmişti. Düşünsenize; Fenerlisin, Fener’den abiler gelmiş falan. Bunlarla yoğruldum. Bizden önceki nesil, çok baba adamlardı. Herkes yanlarında hazır ol’da dururlardı. Ben ve bizim nesil, öncelikle ben, futbolu mesleğe doğru döndürdük. Ama yüzde 50-50 döndürebildik. İş ahlakımız, yüzde yüz ama kazancımız amatörce. Transfere her girişimde transfer limitimi ben belirlerdim. Başkan ve yöneticiler oturup benim konuşmama bakarlardı. Başkanım ve yöneticilerimiz oturuyoruz. Ülkemizin ve kulübün içinde bulunduğu durumu biliyoruz. Ben ilk geldiğimde Fenerbahçe’nin geliri 3-5 milyon dolardı. Bu yüzden bende uygun olmasını istediğimden 15 Milyar istedim. Eğer 25 milyar isteseydim verirlerdi. Ben o durumdaydım. Bunun yanında da kulübe aidiyet duygum vardı. Bu Yüzden Çok yükseltmezdim.
Ben mühendislik okuduğum için aslında zorlu yollardan geçtim. Bulunduğum şehirde okuyor olmakta önemliydi. Çocukluğumdan beri ilk önce okul gelmişti. En azından okulu bitireyim ki futbola daha fazla konsantre olayım diye düşünüyordum. Çok fedakarlıklar gerekiyordu bunu yapabilmek için. Bugün baktığımızda ise bizim nesil yetenek olarak şimdiki nesle göre daha üstün fakat olanak olarak baktığımızda ise onlar bizden üstün. Futbolda şu anda çok ciddi bir rant var. Futbolcular için çok ciddi bir gelir var. Çünkü biz artık futbolu meslek haline getirdik.Eğer futbolu meslek olarak benimsediysen,okumak çok zor. Belki sadece spor akademisi rahat bir şekilde okunabilir.Hem daha bilinçli hale getirir.Diğer meslek dallarında ise şu anda hem futbol hem eğitim olarak yürütmek çok zor.

imparator1

1907 ÜNİFEB: Fenerbahçe taraftarına gelecek olursak sizin zamanınızda taraftarın takıma desteği nasıldı ?Taraftarın size takmış olduğu ‘İmparator’ lakabıyla alakalı düşünceleriniz nelerdir?

Oğuz Çetin: Bir futbolcuya bir ünvan veriliyorsa eğer taraftar tarafından, aileden biri olarak düşündüklerindendir.O hissi alırlar.Benim saha içi ve dışı tutumum ‘efendi futbolcu’ denilen statüdeydi.Fakat bunu özellikle yapmıyordum tabiatım gereğiydi.Bunlara bir de devamlılık ve başarı eklendi.Tüm bunlar henüz ilk yılımdayken ortaya çıktı. Beni çok sevmiş ve saygı duyar hale gelmişlerdi ve bana ‘imparator’ demeye başladılar.Ama bende yaşantı olarak 88 ‘de geldim,89’da evlendim, 1 sene hiç bir şekilde gece hayatı falan yaşamadım. Amacım Fenerbahçe’de kalıcı olup başarılı olmaktı çünkü. Bu da taraftar tarafından takdir görmüştü. Ama en önemlisi İstanbulspor’a gittiğimizde ilk maçımızda İnönü’de ben ve Aykut için gelen 40-50 bin kişi ve dışarıda kalanlar vardı. O gün çok duygulandıran bir gündü. Biz genelde taraftarı mutlu ettik. Mutlu edemediğimiz dönemler genelde yönetimin zayıf olduğu, takım yapılanmalarının başarısız olduğu zamanlar oldu. Biz aslında o yüzden 90’lı yılların başında başarısız olduk. Yoksa her zaman başarılı olabilirdik. Çünkü bu taraftarla bunu yapmak zor değildi. Taraftara bugün baktığımızda inanılmaz şeyler görüyorum. Bu kadar takımına bağlılık, kenetlenmişlik çok önemli gerçekten. Yaşadıklarımızı başka bir camia yaşasaydı dağılırdı.Bir kez daha Fenerbahçe taraftarının büyüklüğü görülmüş oldu.Artık sabır konusunda da istenilen seviyeye gelinmeye başladı.

1907 ÜNİFEB: 1988-89 ve 1995-96 yıllarındaki şampiyonluklardan ve anılardan bahsedebilir misiniz ?

Oğuz Çetin: Fenerbahçe tarihinin en önemli sezonu 88-89’dur.Yıllar geçse de böyle olacak.Sadece 103 gol attığımız için değil o sene oynanan futbol taraftarın aldığı keyif bambaşkaydı.En önemli şey doğru yapılanma ve Veselinoviç’in gelmesiydi.Çok büyük bir kaleci Schumacher gelmişti.Muhteşem bir profesyoneldi.Antrenmandaki oyunları bile çok ciddi oynardı.Biz 4 kişi Sakarya’dan geldik.Bizim gelmemizde çok önemliydi.Çok muhteşem ve çok keyifli bir yıldı.Güzel ve anlamlı bir şampiyonluk kazandık diyebilirim.95-96’ya gelecek olursak daha farklı bi yıldı bizim sekizinci yılımızdı artık camia içinde çok farklı olaylar vardı.Ali Şen başkan olmuştu.Şartlı olarak gelmişti.Geldiği ilk günden itibaren takım içinde tedirginlik yaşanmaya başlandı.Öyle bir zorlu yılda bu kez şansımız Parreira’nın gelişiydi. Oyun tempomuz yüksek değildi ama topa hakim olma oyunu rakip sahaya taşı sakin oynama ve doğru oyun felsefesini aşılamıştı bize. Şampiyonluğu getiren Trabzonspor maçını da böyle kazandık. Kemalettin’i çok fazla geliştirdi.Bu takım için çok faydalı olmuştu. O sene şampiyonluğun mimarı Parreira’dır diyebiliriz.

1907 ÜNİFEB: Ve tabi tarihi Trabzonspor maçı…

Oğuz Çetin: Trabzonspor maçına gelecek olursak Trabzon’a gitmeden önce olaylar artık hat safhaya gelmişti. Biz her şeyi biliyoruz kazanamazsak, şampiyon olamazsak bütün ihale bize kalacak, başkan bizi uçağa almayacak… Her şey belliydi. Bu duygularımızı Parreira’ya Volkan Ballı anlatmış. Biz söyleyememiş hep içimizde yaşamıştık. Biz Fenerbahçe için oradaydık. Kişiler için değil. Allah o kadar büyük ki o gün bir gol ben bir gol Aykut atıyorduk. Takım için sahaya çıktık, savaştık ve şampiyonluğu getirdik. Parreira’nın buradaki etkisine gelecek olursak nasıl iyi bir kişiliğe sahip olduğu ortaya çıkıyor.Bu kadar düzgün bir insan olamaz.Ben gösterişi çok sevmezdim. Maç bitti şampiyon olduk, herkes eğlenirken soyunma odasına gidiyorum arkamdan Oğuz diye seslendi. Koşarak geldi olayları da biliyor tabi bunlara rağmen bir şeyleri başarmışım, bunları düşünüyordu. Bende ona koştum birbirimize sarıldık. Böyle bi adamın sana sarılması çok önemli ve güzel bir duyguydu. Trabzon’daki duruma gelecek olursak il sınırından itibaren sistemli bir çalışma yapmışlar, yolların kenarından camları indirdiler.Trabzon’a gelirken ve giderken çok fazla yumurta ve taş yedik. O sene de gerçekten çok zorluydu dediğim gibi ama Parreira’nın oyun anlayışı tecrübesi bizi şampiyon yaptı.

1907 ÜNİFEB: O şampiyonluktan sonra bugün bile hepimizi üzen takımdan ayrılma olayına değinebilir misiniz?

Oğuz Çetin: Şöyle birşey var, Ali Şen’in geçmiş yıllarda sürekli aranıp; halim hatrım sorulacak şeklinde bir alışkanlığı vardı. Ben yapmak istesem de bunu yapamam. Başkanı sadece bir sorun olduğunda ararım. Başkanı arayarak günlük sohbet yapamam ve benim kimseye karşı bir saygısızlığım olamaz. Hele Ali Şen’e karşı bu mümkün değil. Biz öyle değiliz, benim yapım öyle değil. Sonsuz saygı içerisinde gerekirse başkanı ararım. Biz öyle bir ilişki kuramadık. O zaman daha akıllı davransaydım işi baska boyuta taşıyabilirdim ama o yaşlarda “ben buyum ve olmadığım biri gibi davranamam” diyorsun.
Bir seferinde deplasmanda zar zor 1-0 kazandığımız bir maç vardı. Çok da iyi oynayamamıştık. O zamanlar futbol şubesinde Selim Soydan’la Şadan Kalkavan vardı. Selim abi, maçtan sonra gelip başkanın benim hakkımda “bilerek oynamıyor” şeklinde bir düşüncesi olduğunu söylemişti. Bunun üzerine ben de parladım birden, o iddiayı yalanladıktan sonra “ben topumu oynuyorum, başkan bana bunu diyemez” dedim. Sonrasında kendisinin bana başkandan randevu almasını istedim. Pazartesi gününe randevu aldım ve Ali Şen’in o çok meşhur Levent’teki havuzlu evine ilk kez o gün gittim. Kendisi beni “imparatorum, kaptanım” diye kucakladı. Benim hakkımda söylediklerini kendisine sordum fakat o “Olur mu öyle şey? Sen benim imparatorum, kaptanım, herşeyimsin. Kim öyle bir şey der?” dedi derken ben ne olduğunu anlayamadan çıktım evden. Ertesi gün yani salı sabahı antremana geldim, antremandan sonra –Dereağzı’nda- arkadaşlar gazeteleri okudun mu dediler. Ben hayır deyince bir göz atmamı istediler. Ali Şen, benim hakkımda “Onu kovarım, satarım, gerekirse Galatasaray’a veririm” şeklinde bütün gazetelere demeç verip beni yerle bir etmişti. Ben de altta kalamadım ve basını çağırdım. Çok net bir şekilde, eğer birinin benimle bir sorunu varsa gelip suratıma söylemesini, arkamdan konuşmamasını söyledim. Çarşamba günü de gazetelerde benim demeçlerim manşet yapılmıştı ve o gün de eşlerle yemek vardı. Yemekte yan bakışmalarla dolu gergin bir ortam oluşmuştu. Hafta sonu da Trabzon maçı vardı ve ısınmak için sahaya adımımı atmamla beraber tüm stad ayağa kalktı, “imparator” diye bağırmaya başladı. Maç başlarken de Ali Şen’in tribüne gelmesiyle beraber tüm stad bu kez, Ali Şen diye bağırmaya başladı. Yani taraftar ikimizi de sevdiğinin mesajını veriyordu. Ben böyle büyük bir taraftar görmedim. Ben de böyle kritik günlerde iyi oynardım ve Trabzona karşı da öyle oynadım. Maçın 20. dakikasında tüm stad yeniden “imparator” diye bağırmaya başlamıştı. Tabi Ali Şen bundan hiç de hoşlanmamıştı.
Ali Şen’e şöyle yaklaşmak lazım, seviyorsa seviyor; dövüyorsa dövüyordur. O, senin baban, kızıyorsa alttan alacaksın. Biz öyle yapamayıp daha dik durduk, onlar da bunu çok kötüye kullandılar.
Bir diğer olay da takımın iki tane primi vardı, Trabzon maçı sonrası da bayramdı. Takımdaki çocuklar bana gelip, bayramdan önce bu iki primi alalım dediler. Ben de kritik bir durumda olduğumuzu ve başıma gelecekleri bildiğimden Parreira’ya gidip konuyu anlattım ve kenarıma çekildim. Antrenmana çıktığımda Parreira ile Şadan abi içerde konuşuyolardı. Beni ve Aykut’u çağırdılar, gitttik, konuştuk. Şadan abi, yensek de yenilsek de Trabzon’a karşı oynadıktan sonra pazartesi günü o iki primi de ödeyeceğini söyledi. Ben de bunu dediği an kabul edip konunun kapandığını söyledim. Ali Şen bunu da farklı şekilde algıladı. Sonra soğuk rüzgarlar esti. Yoksa biz öyle para isteyecek kişiler değildik ki. Şampiyonluk geldikten sonra da biz zaten gönderileceğimizi biliyorduk. Hatta statta yapılan o kutlamadaki fotoğraflarda suratlarımız hep asıktır, bilirsiniz. Çünkü kutlama saatine kadar Şadan abiyle Ali Şen, “bu çocukları gönderirim-gönderemezsin” şeklinde kavgalar etmişler. Sonra da Ali Şen kutlamada yine gelip elimi kaldırıp imparatorum diye takdim etti tabi. Üzücü oldu bizim için çünkü özellikle ben futbola başladığımdan beri futbol hayatımı Fenerbahçe’de sonlandırmayı hayal eden bir futbolcuydum. Bu tip olaylar bizi bozdu. Ama şu da var, devre arasında İspanya’da bizi motive etmek için mukavele uzatmak istemişlerdi. Ben, Aykut, Rüştü ve İlker, dördümüzün mukavelesi ikişer yıl uzatıldı. Yani ayrıldığımızda bizim daha 2 yıl mukavelemiz vardı. Ben, sene sonunda eğer gitmeyeceğim deseydim, gitmezdim.
Bir süre as takımla antrenmanlara çıkarmazlardı beni. Sonra ben tekrar as takıma alınırdım, maça çıkardım, taraftar imparator diye bağırırdı ve bu kaos olurdu. Biz takımı ve camiayı düşünüyorduk. Madem istenmiyoruz deyip ayrılmasını bildik.
Benim kaptanlığım ve Fenerbahçe’deki dönemim çok farklıdır. Türkiye’de en yüksek ücreti ben alırdım ve ben hangi fiyata anlaşırsam piyasa ona göre şekillenirdi. Devre arasında imza yenilerken ben, hiç abartmadan, bir rakam söyledim yönetime. Başkan da tamam deyince konu kapandı. Diğer arkadaşlarımın ücretlerini de ben konuştum. Hatta diğerlerinin ücretlerinin benden daha yüksek olması gerektiğine ikna ettim. Demek istediğim, ben parayı önemsemediğimi de gösterdim ama yaşanacaklar bir şekilde yaşandı. Bence Türk futbol tarihinde kimsenin yaşamadığı bir şeyi ben yaşadım çünkü taraftar Ali Şen’i de bizleri de çok seviyordu. İstanbulspor’a transfer olduktan sonraki ilk maçımıza Fenerbahçeli taraftarların ilgisinden dolayı geç kaldık. Isınmaya çıkamadım. Tüm stad Fenerbahçelilerle dolmuştu ve maça çıktığımda tüm stadın beni karşılayışı, tezahüratları falan inanılmazdı. Herkese nasip olcak bir şey değildi.

imparator2

1907 ÜNİFEB: Türk Futbolu’na değinecek olursak; Eski bir milli futbolcu ve milli takım antrenörü olarak şu anda Türk Futbolu’nun durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce futbolumuzun dünya futbolu içindeki yeri nedir?

Oğuz Çetin: Bence Türk futbol kültürünün dünyada eşi benzeri yoktur. Avrupa’da 53 ülke var bunların 52’sini bir yana koyup bizi başka bir kenara koymalı. Biz; kulüpleri, federasyonu ve medyayı yanlış yönetenler yüzünden kötü bir futbol kültürünün içindeyiz. Maalesef tüketici toplum haline getirildiğimiz ve artık her şeyi çabuk tükettiğimiz için, bu popülist kültür içinde her şey günü kurtarmak adına yapılıyor. Bize göre günlük başarı yoksa eğer istikrar da yok demektir. Bu yüzden günlük başarı uğruna her şey mübah düşüncesi hakim. İkinci olduğunuz zaman yaşama şansınız yok. Biz 1996 yılında 84 puanla şampiyon oluyoruz, Trabzon ise 82 puanla ikinci oluyor ve şehir alt üst edilip; oyuncular yerden yere vuruluyor. Böyle bir kültürde yaşıyoruz biz. Şimdiki takımlar 80 puanı göremiyorlar bile. Bu kültürün değişmesi lazım. Bakış açısının değişmesi lazım. Genç oyuncuların yetişmemesinden şikayet ediyoruz ama günü kurtarma adına hamleler yapılınca genç değerlerimizin farkına varılmıyor. Futbol ekonomisi de çok büyüdüğü için artık futbolun tadı kaçtı. Futbolda şiddet körüklendi. Özellikle reyting ve tiraj uğruna her şey yapılıyor. Kulüp yapılanmaları doğru olmadığı için kulüpler büyük sıkıntıya giriyorlar. Bir kulübün ekonomisini belirleyen yegane kriter, oyuncu transferleri. Ama bunu planlı olarak değil de hep günü kurtarmak adına yaptığınız zaman ekonomi bozuluyor.
İşin saha boyutuna gelirsek Türk futbolunun bir potansiyeli var ama bunu geliştirebiliriz. Gelişecek yer de milli takımlar değil; aslında kulüplerdir. Ama bizde hep tersten işliyor. Milli takımda da uzun yıllar görev aldığım için biliyorum, milli takımlarda hep bir yapılanmadan bahsedilir, oyuncu gelişiminden bahsedilir ama oyuncular milli takımların değil; kulüplerin ellerinde. Milli takımda da kulüplerde de 14 yaşından itibaren ciddi eğitim başlıyor. Bence bu çok geç. Özetlersek, bence saha içinde çok bir problem yok. Bütün sorun saha dışında. Futbol kültürümüzden dolayı insanların spora ve birbirine yaklaşımı çok farklı. Hiç kimsenin birbirine saygısı yok. Böyle olunca şiddet artıyor. Popülist kültür ürünü şeyler yaşıyoruz. Tribünlere oynayanlar, camiaların üstüne gidenler ve sırf bir kısıma şirin gözükmek için söylemlerde bulunanlar var. Ondan sonra Fenerbahçe-Trabzonspor maçında olaylar çıkıyor. Bunlar durup dururken çıkmaz. Herkes sussa; futbolu düşünüp futbolu konuşsa; çok daha farklı bir ortam doğacak. Kişisel egolar hep futbolun önüne geçiyor. Saha içine dönmemiz lazım. Türk spor kamuoyu futbolun ana meyvesinden değil de çevresinden faydalanıyor. Sahadan keyif almamız lazım ve saha içinde beğenmediğimiz noktaları eleştirip, konuşmamız lazım. Acilen yönetici profilinde devrime ihtiyaç var. Sizler gibi daha aklıselim, bu işin gerçekçilik kısmında olan insanlara ihtiyaç var.
Hiddink ile çalıştık. O zaman ön eleme gruplarında “Bu grubun birincisi Almanya’dır. Bizim gerçek hedefimiz ikinciliktir. Ama bu demek değil ki biz Almanya’ya yenileceğiz. Biz onları yenmek için elimizden geleni yapacağız.” şeklinde bir açıklama yapmıştık. Çünkü duygularımıza gem vurup, profesyonelce davranıp, realist yaklasımlarda bulunmak gerekiyor. Ama Hiddink bu açıklamayı yaptı diye yerden yere vuruldu. Ortalık karıştı. Ama sonuçta Almanya 10 maçı da kazanarak 30 puanla birinci oldu. Biz de gerçek hedefimiz olan ikinciliğe kavuştuk. Playoff’a kaldık. Ülkemizde malesef takımın başına gelir gelmez “biz birinci olacağız” deyip, herkesin desteğini arkasına alıp, ilgi çekip, günü kurtarmaya çalışanlar var. Bunu aşmamız gerekiyor.

1907 ÜNİFEB: Birlikte Oğuz-Aykut-Rıdvan üçlüsünü oluşturduğunuz Aykut Kocaman ve Rıdvan Dilmen’i sizin açınızdan dinleyebilir miyiz , saha içi ve dışı olarak neler ifade ediyorlar sizin için ?

Oğuz Çetin: Bizde gerçekten müthiş bir saygı vardı. Bir kere herkesin değişik kişiliği var, şimdi Rıdvan’a ayak uyduramazsın, ben şimdi bugün size gelene kadar çocuklarla ilgili bir şey vardı bir yerde yetişemiyorum yani benim hayatım öyle değil ben bir yere bilemedin iki yere gitmeliyim . Rıdvan’ın enerjisi o kadar yüksek ki yani Rıdvan bir günde 15 yere gider, hareketlidir. Dışarıda görüşmüyor olabiliriz ama o kadar büyük bir saygımız var ki birbirimize karşı, bir kere bu futbol dışındaki konu ama sahaya indiğimizde adamın öyle bir yetenekleri var ki bir de zaten ona saygı duymamak mümkün değil ama burada akıllı olman gerekiyor Rıdvan bizden bir sene önce yedek oturduğu maçlar vardı çünkü Rıdvan’ı anlamıyorlardı. Benim gelmem Rıdvan’ın potansiyelini zirveye çıkardı ama beni de dolayısıyla daha da yukarı çıkardı. Şimdi böyle bir adam olamaz, futbolda en önemli şey zamanlama, top benim ayağımda. Şimdi bugün Selçuk-Burak ikilisini düşünün, komutan Selçuk ama işin kaymağını yiyen Burak, neticeyi değiştiren. Şimdi orada komutan-lider benim orada. Bir pozisyonu anlatayım size; baskı yemişiz top benim ayağımda Rıdvan gidecek defansın arkasına koşacak bir yaptı baktı olmuyor ben bekliyorum başka şekilde olacak iki, sana üçüncü şansı veriyor, ofsaytta düşmeden 3. koşusunu yapıyor sen de yeteneklisin onu ofsayta düşürmeden o zamanlama ile onun önüne o topu düşürebiliyorsun. Öyle bir zeka var ki öyle bir çabukluk var ki yani böyle bir oyuncu yok. Onun için çok rahatlıkla söylüyorum hiç abartmıyorum, bugün Messi neyse Rıdvan da o zaman o idi. Hiç kimse hikaye okumasın. Messi’nin o yeteneği Rıdvan’da. Tabii ki farklı yetenekleri var Messi’nin Rıdvan’ın birbirlerinden ama Rıdvan müthiş biri. Rıdvan’ın en büyük eksikliği daha profesyonel olabilirdi. Bir ameliyat geçirdiği zaman rehabilitasyon dönemini çok daha iyi geçirip geri gelebilirdi. O hep erken geldi bir sakatlık daha yaşadı. Sabırlı değildi yani o yüzden Rıdvan’a doyamadı kimse. O bir yıl bile Rıdvan’ı bugünlere getirdi yani düşün bir yıl dolu dolu oynadı öbürlerinde daha az oynadı, yani dünyada kim var derseniz Rıdvan’ı Messi ile eşleştiririm. Aykut hoca biliyorsunuz çocukluk yıllarında jimnastik ile uğraşmış. Müthiş çevikti yani vücudunu inanılmaz bir şekilde istediği gibi kullanıyordu. Dönüşleri rakibi arkasına alışı onun Aykut çalımı biliyorsun tabir olarak kurslara kadar girdi, onun o gol vuruşları. Bir maç oynuyoruz Sarıyer’i yerle bir ediyoruz adamlar ceza sahalarının içinde, onlar 10 kişi bizden de var 7-8 kişi yani bütün iki takım orada neredeyse, bir top vuruldu, geri geldi. Tam ceza sahası çizgisinin biraz önünde herkes, Aykut’a doğru gelirken topa bir vurdu en az 15 kişinin üstünden filelere gitti. Acayip goller atardı, çok özel bir oyuncuydu. Ama Aykut çok güçlü değildi çok kalıplı falan değildi. Onun için uluslararası alanda milli takımda falan çok oynayabilecekken daha az oynadı. Ama yetenek ve icraat olarak 1 numaradır. Beni de farklı kılan zaten futbolu gerçekçi oynamak. Amaç rakip kaleye gitmek, fırsatını bulduğun an oyuncuyu oyundan düşürmek değil mi? Benim tek bir amacım var oyuncuyu arkama almak yüzümü rakip kaleye dönmek. Hele bir top bana gelecek baskı yok ben daha topu alırken 2-3 kişinin arasından driblingimi yaparım. Yani şimdi bakıyorsun adam top geliyor 10 metre önünde kimse yok adam yine geri dönüyor ya da kendi kalesine doğru giderek alıyor topu. Bende öyle birşey göremezdiniz ben hep gerçek futbol oynarıdm. O yüzden ben finta yapmazdım, ben fintayı beceremem zaten, ben vücut çalımı atardım dönüşlerimi yapardım , gerçekten kaleye gidecek işi yapardım. Aykut da öyleydi işte direk kaleye. Rıdvan zaten bırak gitsin uçsun.
1907 ÜNİFEB: Aykut Hoca ile iletişiminiz nasıl, hala görüşüyor musunuz?

Oğuz Çetin: Aykut ile hala görüşüyoruz. Ben özeleştiri yaparken iletişimle ilgili sıkıntılar yaşıyorum insanları arama konusunda. Daha rahat arayıp ortamı oluşturacakken ben, biraz daha karşıdan bekliyorum. İletişim konusunda ben ne kadar sıkıntı yaşıyorsam Aykut benden bin kat daha iyidir. Çünkü karakteri öyledir, etik değerleri olan birisidir. Dün akşam televizyondaydım maalesef ülkemiz öyle bir ülke ki tüketime dayalı, insanları tüketiyorlar. Ya kaç tane Oğuz gelmiş? Kaç tane Aykut gelmiş? Hakan gelmiş? Yani insanlara yönelik bir yatırım yok. Mesela ben milli takımda 6 sene çalıştım, orayı kurumsallaştırdım. A milli takımda kurumsal hafıza bendim. Benim dışımda kimse yok kurumsal hafıza yani bunu nasıl kaybedersin? Yatırım yapmayı düşünsen, yok hep günlük. Aykut, Anadolu’da çalışmış, son 4 yıldır büyük camianın liderliğini üstlenmiş ve 2 kupa, bir lig şampiyonluğu almış. Siz ülke futbolunu yönetenler olarak neden Aykut Hoca’yı düşünmüyorsunuz, niye bir yatırım yapmıyorsunuz? Milli takımın başına niye daha elit seviyede birini getirmiyorsunuz? Bunu Aykut söylemez, kendi adıma da ben söylemem, bir başkası da söylemez ama ülke futbolu böyle yönetiliyor işte. Aykut ne yapıyor? Zaten sıkıntı yaşamış, kenarda sessizce duruyor.
1907 ÜNİFEB: Daha önce 2002 yılında Fenerbahçe teknik direktörü olarak görev aldınız. O dönemi biraz anlatır mısınız? Ayrıca, teklif gelmesi durumunda tekrar görev almak ister misiniz ?

Oğuz Çetin: Aslında teknik adamlık bambaşka bir şey. İkinci yarının ilk maçı ilk yarıdan kalan Beşiktaş maçıydı, antrenör şanssızlığıydı aslında. Çok iyi oynuyorduk ama şu da bir gerçek; duygusallığa yer yok. Hele teknik adamsan hiç yer yok. Şimdi ben Fenerbahçe camiasının içinden biri olduğum için o gün benim o görevi kabul etmeden ayrılmam gerekiyordu biliyorum. Ben zaten 3 kere ayrılıyordum da hep Aziz abimiz, ya bizim başkanımız değil abimiz bizim o, yüzden hep kaldım. Fatih Terim de: “O akşam senin de Fenerbahçe’nin Fatih Terim’i gibi çıkman gerekirdi.” dedi. Ben de şunu söyledim Fatih Terim 1996-2000 yılları arasında büyük başarı elde etti, başarısının arkasında Faruk Süren ve yönetimi vardı. O Hagi’ler Popescu’lar falan hep yönetim istedi, şampiyon olmak inancıyla. Rahmetli Özhan Canaydın döneminde ne paraları vardı ne de güçleri. Transfer anlamında ve takım yapılanması adına yeterince destek veremediler Fatih Terim’e. Ama o dönemde başarı elde etmek için gelen büyük bir başkan ve yönetim vardı. Her türlü transfer yapıyor ve başarıyı istiyordu. Onun mücadelesini veren yönetim ve başkan ile iki sene şampiyon oldular. Yani o şekilde geliyorsun. Bana geldiğinizde duygusallıkla teknik adamlığa başlarken en büyük hatamı yaptım. O dönem Aziz başkan, yılı bırakmıştı. Basınla iyi geçinmiyor, federasyonla iyi geçinmiyor. Takımdaki bütün oyuncuları Rapaic’i Revivo’su kim varsa hepsini boşalttı. Ben normalde kendi menfaatimi düşünen biri olarak o göreve gelmemem gerekiyordu. Yani Oğuz’u sen o göreve getiriyorsan destek vermek üzere getirmelisin. Maddi destek vereceksin, takımı güçlendirelim ki o şekilde yürüyelim. Ben o dönemde teknik direktörlük kursuma da devam ediyordum. Belgemi alacağım ama elimde değil belge. Eşofmanla çıktım ilk maça. Sonra Beşiktaş maçına da eşofmanla çıktım. Can Bartu dahil herkes yazı yazdı. Kulüpten baskı geldi. Türk futbolunun haline bakın, Fenerbahçe federasyonla da kavgalı olduğu için federasyonun yaptığına da bakın. Ben bir camiayı temsil eden teknik sorumluyum ve kursum devam ediyor. Belge işliyor aslında o ara. Takım elbise giydim diye bana 8 maç ceza verdiler, herhalde efendiliğimden 4 maça indirdiler. Teknik adamlığa geçtiğim anda 4 maç boyunca tribündeydim kendi hatamdan dolayı. Camianın çocuğu da olsan farketmiyor. Eğer başkanın ve yönetim güçlü değilse ve o sene şampiyon olmak istemiyorsa seni berbat duruma sokabiliyorlar. Dolayısıyla öyle bir dönemde mücadelemi verdim. Ama bir şey elde edemedik. Sonra ayrılmak istediğimi dile getirip ayrıldım. O da benim teknik adamlıktaki ilerleyişime ciddi anlamda yara açtı. Spor kamuoyunda ciddi bir güvensizlik oluştu. Sonra Kayseri, Gençlerbirliği ve Diyarbakır takımlarına tamamen kendimi tatmin etmek için gittim. Hırsımdan gittim.
1907 ÜNİFEB: Sonrasında da bir Milli Takım döneminiz oldu.

Oğuz Çetin: Baktım ki bu iş böyle gitmeyecek milli takım kariyeri açtım. Orada da beklentim ciddi bir çalışma sonrasında farklı bir yere gelebilirdim. 4.5 yıl sonunda Fatih Terim ayrılacağım dediği zaman ben de ayrıldım. Aynı anda önüne istifa mektubumu koydum, o daha istifa etmeden önce, hani birlikte geldik birlikte gideriz diye. Ama o “Benden sonra Oğuz’a bırakıyorum” demedi. Demiyor da kimse. 2 ay sonra Hiddink mevzusu çıktı. Hiddink benimle çalışmak istediğini dile getirmiş federasyona. 90 yılından tanıyordu beni, Fenerbahçe’deyken birlikteydik. İlişkimiz de devam ediyordu. Onun üstüne bir fırsat dedim milli takım kariyeri üzerine. Yine aynı şey; 2006’da Klinsman’ı getirdi Almanlar, altına Löw’ü koydular ama planladılar daha sonra Löw’ü getireceğiz diye. Bizde bu yok işte. Ama niye yok? Dedim ki sistem seni bir yere getirir. Türkiye’de sistemli olsa futbolumuz sistem seni zaten alır oraya getirir. Ama sistem yoksa ilişki ve camialar seni oraya getirir. Yani o yönde benim bir ilişkim yok, yani insanlarla beni bir yere getirsin diye ilişki içine giren biri değilim. Ama camianın da o kadar büyük sorunları vardı ki dönüp de bakmadı, 3 Temmuz sürecindeydi yani bakacak durumu yoktu. Yani benim oraya gelebilmem için camiamın desteği gerekirdi. Camianın desteği olmadığı zaman da gelemiyorsun. O zaman da popülist kültürün ürünü olan kişi geliyor hiçbir şey yapmamasına rağmen. O zamanlar şöyle demiştim kendi kendime Oğuz bir şeye tutunmaya çalıştın bir şeyi elde etmeye çalıştın olmadı inşallah 50li yaşlarda o fırsatı bir daha yakalayacaksın. Ama bugün geldiğim noktada ciddi eğitimlerden geçmiş birisiyim hayat boyu. Özellikle bu da bilinmeli. Türkiye, biliyorsunuz her şeyin en sonuncusudur. Sonradan yapar her şeyi. BA prolisansları eğitimi, Avrupa’da 53 ülke var 52 ülke buna sahipken biz milli takım döneminde aşağı yukarı 2007’de başlayan süreçte 53. ülke olarak içine girmemiz için İngilizlerle yapılan bir anlaşma doğrultusunda B lisansı İngilizlerle çalıştık. A lisansı birlikte çalıştık. Prolisans kurslarını birlikte yaptık. Bütün bunları federasyon B lisansı aldı, A lisansı aldı. Bu prolisansı aldı. Aynı anda bizde onlara sahip olduk. Biz eğitici hoca olduk. Futbolun bütün bu içerikleriyle, antrenman metotlarıyla ilgiliydi. Bugün itibariyle spor yöneticiliği, futbol genel direktörlüğü, sportif direktörlüğüdür. En fazla eğitimi alan kişi şahsen benim. İngilizler de bu konuda acayipler yani hiç kimseye benzemiyorlar, anamızı ağlattılar. 750 saat kadar yaptık. Benim bundan sonraki hayatımda, hep içimdeuktedir, teknik direktörlük konusunda benim daha farklı yerlerde olmam gerektiği konusunda kendi kendime hırsım vardır. Aynı zamanda futbolun yönetim kısmında da -yani sportif direktörlük- gerçi sportif direktörlük de çok ayağa düştü. Yani o yönde de benim ciddi vasıflarım oluştu. Hangi yönde nasıl bir ilerleme olacağı da önümüzdeki zamanlarda ortaya çıkar.

1907 ÜNİFEB: Günlük hayatınız şu sıralar nasıl devam ediyor?
Oğuz Çetin: Bir şey yapamayacağın yere gittiğin zamanda olmuyor. Onun için bekliyorum. Uygun bir şey olsun ki gittiğim zaman ona değsin diye yapmıyorum. Zaten evcimen biriyim. Eşime, oğluma ve kızıma çok düşkünüm. Hep birlikte vakit geçiriyoruz. Kendi işlerimde var tabi onlarla da ilgileniyorum. Ama sporla ilgili şu anda beklemedeyim doğru bir şey olsun diye.

1907 ÜNİFEB: Son sorumuz olarak 1907 ÜNİFEB hakkında ne düşünüyorsunuz?

Oğuz Çetin: Zaten hep duyuyorum. Anlatılıyor, söyleniyor. Bu çok güzel bir oluşum. Farklı bir bakış açısı, aslında çağdaş bir bakış açısı. İçinde etik değeler mevcut. Türk futbol kültüründen bahsederken hep bu eksikliklerden bahsediyoruz. Sizin gibi bu işe etik değeleri öne çıkararak doğrular yönünde, futbolun, hayatın gerçekleri yönünde böyle bir oluşumun varlığı çok önemli. Umarım gittikçe büyür ve kendi içinizdeki bu bağlılığınız daha da artar. En başta sohbetimizde konuştuğumuz gibi sizin gibi idealleri olan gençler mutlaka önümüzdeki yıllarda çok daha iyi mevkilere gelecek. Türk futbolu içindeki spor yöneticisi profilini değiştireceksiniz. Bunun yanında sizlerin bugün itibariyle ne kadar etkiniz varsa bu etkiyi statlarda, stat dışında örnek olarak ortaya çıkarmanız da Türk futbolunun en büyük ihtiyaçları. Bir Fenerli olarak ne kadar uzak kalmış olsam da sizlere, bu tür şeylere, çok memnun oldum sizleri tanıdığıma.

imparator3

1907 ÜNİFEB – Üniversiteli Fenerbahçeliler Birliği

İLGİLİ YAZILAR