HABERLER

Şenol Çorlu Röportajı

DSC_0124

-Çocukluğunuzda futbolun ve Fenerbahçe’nin yerini biraz anlatabilir misiniz?

-Her çocuk topa karşı ilgi ve alaka ile dünyaya gelir. Hele de böyle biraz iki ayağının üstünde durdu mu önüne topu atınca topun peşinden koşar. Belki bizler o kadar şanslı değildik erken başlamak adına. Ama ben kendimi bildim bileli topun peşindeyim. Bizim çocukluk idollerimiz vardı: Cemil Turanlar, Alparslan Abiler… Onları seyrede seyrede büyüdük. O zamanlar aklımıza gelmez tabii profesyonel futbolcu olacağız, Fenerbahçe’de top koşturacağız. Her çocuk gibi biz de bu sevdayla büyüdük, topun peşinden koştuk. Yıllar geçtikçe birtakım olumlu insanların karşımıza çıkmasıyla, bizi yönlendirmesiyle futbola başladık, profesyonel olduk ve yaklaşık 15 yıla yakın bir profesyonellik hayatı başladık. Bitirdikten sonra yine hiç aklıma gelmeyen bir şekilde ne yaparız ne ederiz diye düşünürken sağ olsun kulüpteki büyüklerimizin araya girmesiyle Fenerbahçe’de antrenörlüğe başladım. Bir süre ara verdim. Ben bu iş yapamayacağım dedim. Daha sonra yönetim kuruluna sevdiğim, saydığım arkadaşlarım girince onların da ricasını kıramadım. Yaklaşık 10 yıl önce altyapı koordinatörü olarak göreve başladım. 2 yıldır da U21 takımının teknik sorumluluğunu üstleniyorum. İşte böyle profesyonel yaşantıyı getirdik buralara, devam edeceğiz.

– Fenerbahçelilik aileden mi geliyor yoksa siz kendiniz mi seçtiniz?

-Çocuklukta da takım seçiyorsunuz ama çocukluktaki o tutkunuz profesyonel futbol başladığı zaman kalmıyor. Profesyonel futbolda daha nötr oluyorsunuz, o duygular o kadar kabarmıyor. Ben Petrol Ofisi’nde başladım futbola. Orduspor‘da oynadım, Sakaryaspor’a gittim. Özellikle Sakaryaspor’da oynarken o duygular nötrleşiyordu. Hadiseye profesyonel bakmaya çalışıyorsunuz. Aynı dönemde Fenerbahçe ve Galatasaray beni istedi. Ben Fenerbahçe’yi tercih ettim. Fenerbahçe’deki futbol hayatım süreci ve futbolu orda bırakmam sebebiyle Fenerbahçe’yi daha içselleştirdim. Yani şimdiki duygularım futbol oynadığım zamandaki gibi değil. Şimdi daha duygusal bakıyorum kulübüme, kulübümün sahip olduğu futbolculara karşı daha duygusalım. Top oynarken böyle değildim hatta Fenerbahçe’ye gol atınca seviniyordum. Şimdi öyle değil, daha yoğun duygularla yaşıyorum Fenerbahçe’ye karşı. Çok seviyorum onu tarif etmek mümkün değil.

– Futbola başlayış, Fenerbahçe’ye transfer sürecini anlatabilir misiniz?

– Neyin ne olacağını bilmeden futbola Petrol Ofisi’nde başladım. Tınaz Tırpan sayesinde oldu. Daha sonra A Milli Takım Teknik Direktörü oldu. Benim futbola başladığım dönem Tınaz Hoca Petrol Ofisi’nin başındaydı. Seçmeleri kazandım, babama söyledim o da  ne güzel Tınaz  Hoca da var, dedi. 6 aylık bir genç takım yaşantım oldu. Genç takımda gösterdiğim performans sebebiyle, A takıma çıktım. Genç Milli Takım’da da oynuyordum. Petrol Ofisi A Takımı’nda yaklaşık 1 yıl oynadım. Sezon sonu Orduspor’a transfer oldum. Orduspor o zaman Süper Ligdeydi. 1.5 yıllık 3.lig deneyimimden sonra 1.Lige transfer oldum. Hatta o zaman 30 arkadaşımla birlikte Amatör Milli Takıma katılacaktık. Amatör Olimpiyatlar vardı. 30 arkadaşımın transferi dondurulmuştu. Ben Ankara dışına çıkıp Ordu’ya gidince bir formül bulup beni profesyonel yaptılar. Orduspor’da profesyonel yaşantım başladı. 2 yıl Ordu, 3 yıl Sakarya, 8 yıl Fenerbahçe sonra da futbolu bıraktım.

– Futbol konusunda ailenizin size karşı tepkisi nasıldı? Desteklediler mi?

– Desteklediler. Özellikle babamın çok desteğini gördüm. O zaman derslerim de iyiydi. Hiçbir zaman aklıma gelmezdi ben futbolcu olacağım diye. Hadiseler kendiliğinden gelişti. Ankara’da Petrol Ofisi’nde oynarken Petrol Ofisi – Giresunspor maçı vardı deplasmanda . Ordulu yöneticiler -mesafe de yakın zaten-  maçı izlemeye geliyor. Beni görüyorlar, ben de hakikaten iyi top oynamıştım. Sezon bitince hemen transfer ediyorlar. Başlarken şöyle olacağım öyle olacağım gibi hiçbir planım yoktu. O dönem böyle bir hedef koyamıyorsun, bilmiyorsun ki… Ama ailemden destek gördüm şanslıydım bu konuda.

– Fenerbahçe’ye transfer olduktan sonra kulübe bakış açınızda nasıl bir değişiklik oldu?

– Ben Fenerbahçe’ye Sakaryaspor’dan geldim. Mesela o sezon kadromuzda bulunan 7-8 futbolcu Fenerbahçe’den Sakarya’ya gelmiş sporculardı. Benden yaşça büyükler Tuna Abi, Coşkun Abi, Fuat Abi… Bu abilerimle abi-kardeş ilişkisi içindeydik, bu iletişimimiz sebebiyle Fenerbahçe’yi tanımaya başladım. Zaman içerisinde ne kadar büyük bir camia olduğunu anlıyorsun. Belki faal futbolculuk döneminde bunu gene anlayamıyorsun, her hafta maç var ve maça odaklanıyorsun. Ne zaman futbolu bıraktım; camia bana sahip çıktı, camia büyükleri bana yol gösterdi, o zaman sahip çıkılmanın hazzını yaşadım. Dolayısıyla ben de kulübe daha fazla daha farklı nasıl faydalı olabilirim diye düşünmeye başladım. 1992’de futbolu bıraktım; 24 yıl olmuş, o duygular tamamen gelişti. Kulüp sana sahip çıkıyor, sen çalışıyorsun, birtakım ilişkiler yaşıyoruz, sonra işimize son veriliyor, tekrar kulübe geliyorum. Ama bunlar zaman içerisinde olan yaşanması gereken hadiseler. Bunlar seni kulübe daha çok bağlıyor. Beraber çalıştığım abiler var mesela Rahmetli Serkan Abi (Serkan Acar) , bana her zaman kol kanat germiştir. Çok sevdiğim saydığım bir abimdir, Allah rahmet eylesin. Onun dışında Aziz Yılmaz, başkanımız Aziz Yıldırım… Hepsiyle iyi dostluklar kurduk, buraya kadar gelmemde de büyük emekleri var.

– Fenerbahçe Spor Kulübü eski sporcularına sahip çıkmıyor gibi bir algı var? Siz tam tersi durumdan bahsediyorsunuz, ne söylemek istersiniz?

–  Aslında doğru bir soru bu, ama burada kurduğunuz ilişkiler sizi bir yere getiriyor. Ben futbolu bıraktığım zaman da kulüpten hiç ayrılmadım. Hep kulübün içindeydim, 1992 Temmuz’da futbolu bıraktım ve 1993 Ocak’ta kulüpte antrenörlük yapmaya başladım. Antrenörlüğün ne demek olduğunu antrenörlüğe başlayınca anladım. Türkiye Futbol Federasyonu’nun kurslarına gittim. Orada çok iyi hocalarla tanıştım, onlar antrenörlüğü bana daha iyi anlatmaya başladılar. Hem burada kaldım hem de bu konu üzerinde kendimi geliştirmeye başladım. Kulüp de benim bu emeğimi, gayretimi görünce sahip çıktı. Karşılıklı iletişimle oldu. Ben futbolu bıraktığım zaman kulübe hiç gitmeseydim, uğramasaydım bu ilişkiler böyle gelişmeyecekti.

7- Futbolculuk döneminize dönecek olursak; 1984-1985 sezonu Lig, Cumhurbaşkanlığı ve Donanma Kupası alınan 3 kupalı bir sezon… Bu başarılı sezonu anlatabilir misiniz?

– Fenerbahçe’de ilk sezonumdu, hepsi arkadaşım ama ilk antrenmana çıktığın zaman taraftarın o ilgi ve alakasının farklı olduğunu görüyorsun. Sakarya’da antrenmana seyirci gelip izlemiyordu. Daha antrenmana 1000-2000 kişi gelince “Bir dakika, burası farklı bir yer.” diyorsun, antrenmanda kendine çeki düzen veriyorsun. İstediğin gibi davranma lüksün yok. Daha sonra özel yaşantınla sportif yaşantını koordine etmeye başlıyorsun. Sokağa çıkıyorsun herkes tanıyor, yani orada da istediğin gibi davranma şansın yok. Ben o sorumluluğu üzerimde hala hissediyorum. Antrenman, ev, istirahat böyle geçiyor hayatın, arkadaşlarına bakıyorsun onlar da öyle. Hem göre göre hem de yaşayarak öğreniyorsun. Kalabalık da bir topluluk nereye gitsen ilgi, alaka hep üstünde. Maçları dolu stat önünde oynuyorsun. Dolayısıyla hedef yüksek, her maçı kazanma gibi bir durumun var. Sakaryaspor’da olduğu gibi bir maç gol attım 2 maç yatayım gibi bir durum yok. Sen kendini mental olarak hazırlıyorsun, çünkü her maç bir final. Bir de takım içinde çok iyi rakiplerin var: Selçuk, İlyas, Repcic… Bu oyuncuların ikisi oynayacak ikisi oturacak. Bakıyorsun onlar çalışıyorsa sen de çalışmak zorundasın. Aramızda çok iyi bir rekabet oluştu. Aldığın formayı kaptırmak istemiyorsun ya da kaptırdığın formayı tekrar almak istiyorsun. Adaptasyon da kolay olmadı. İstanbul, büyük camia sonuçta; en ufak bir şeyde ses çıkıyor. Sonra ona da alışıyorsun. 9-10 maçlık bir uyum dönemim vardı, sonra yavaş yavaş alıştım, oynamaya başladım. İlk devre uyumla geçerken, ikinci devre daha iyiydi.

8-1985-1986 sezonu takımın attığı 40 golün 14’ünü siz atmışsınız, bu başarıyı anlatabilir misiniz?

-Zaman içerisinde ortama alışıyorsunuz, adapte oluyorsunuz. Kendinizi kabul ettiriyorsunuz ve daha iyi oynamaya başlıyorsunuz. Onun getirmiş olduğu bir durum. Tabi zamanla sorumluluklar artmaya başladı. Genç bir oyuncusunuz ve bu sorumlulukların altından kalkacaksınız. Bir de yanılmıyorsam 1 sene sonra Selçuk Almanya’ya gitmişti, takımımız da dağıldı. Bir travma yaşadık, bütün sorumluluk bana yüklendi ve bu dönemde takım kaptanı oldum. İstiyorsun, gol atamıyorsun bu sorunlarla takım olarak başa çıkamadık. Bu sefer hedef adam haline geldik. Hedef adam haline gelince bu sorunlardan nasıl kurtulacağız, yani şimdiki gibi psikologlar yok ki ya da sıkıştığın zaman gidip derdini anlatabilecek kimse yok. Atmosfer o kadar bulanık ki… Senden sportif başarı bekliyorlar. İnişli çıkışı bir grafiğim olmuştur.

– Futbolculuk döneminizdeki en önemli maçlardan biri olan Bordeaux maçı hakkında neler düşünüyor, neler hissediyorsunuz?

– O dönemlerde yoğun bir maç trafiğimiz vardı. Pazar günü lig maçı, çarşamba milli maç, pazar tekrar lig maçı, çarşamba Avrupa Kupası maçı oynuyorduk. Gerçekten yoğun bir dönemdi. Bordeaux çıktı ama Bordeaux o zaman çok kuvvetliydi; şimdiki Real Madrid, Barcelona ayarında bir takımdı. Çekinmiştik kurada Bordeaux çıktığında. “Bunları yenmemiz mümkün değil.” dedik kendi kendimize. Hatta otobüsle maça giderken arkada rahmetli Erdoğan abiyle şakalaşıyoduk, üç mü yeriz dört mü yeriz diye. O zamanki hocamız Mészöly çok güzel bir konuşma yaptı, takım olarak iyi bir havaya girdik. Zaten birbirini çok iyi tanıyan bir ekiptik, maça da güzel başladık. Güzel bir direnç gösterdik ve Selçuk da golü atınca birden kendimize geldik, “Biz bunları zorlarız.” dedik. Hatta onların stoperleri maç esnasında Selçuk ile beni gösterip, “Siz çok iyi oyuncularsınız.” falan diyordu. Sonra benim golüm geldi biraz şansa da olsa, rahmetli Hüseyin de attı sonra. Bizim o dönemlerde bu seviyelerde oynadığımız ender maçlardandı. Netice olarak da iyi bir netice aldık, Fenerbahçe tarihine geçmiş önemli bir maçtı. O maçı sorduklarında başta diğer golleri atan rahmetli arkadaşlar olmak üzere tüm takımdan bahsederim. O takımın bir parçası olmaktan da her zaman gurur duymuşumdur. Hem üzüntüyle, hem sevinçle anarım o maçı.

– Guus Hiddink döneminde stoper oynamaya başlıyorsunuz. O süreci anlatabilir misiniz?

– Guus Hiddink, bir sene önce Avrupa’da başarı kazanarak geldi.  Bize ilk defa 3-5-2’yi o oynattı. Hatta o sistemi denediğimiz ilk maç Aydın maçıydı, talihsiz bir maç oldu. Daha sonra eski sisteme, 4-4-2’ye döndük. Avrupa Kupası maçı vardı,, Hiddink beni stopper oynatmak istedi. “Oynar mısın?” dedi, “Oynarım.” dedim. Bana güvendiğini söyledi, iyi de oynadım, hatta bir de gol attım penaltıdan. Sonrasında santrafor da oynadım, orta saha da, ön libero da. Takım kaptanısınız, bir yerden sonra mevki ayırt etmiyorsunuz, takıma faydalı olmaya çalışıyorsunuz. Bir maç gol ararken diğer maç golü engellemeye çalışan oyuncu olmak zordu tabi ama tecrübeyle kapatmasını bildim.

– Fenerbahçe taraftarının desteğiyle ilgili aklınızda kalan anılarınız var mı?

– Fenerbahçe taraftarı her zaman kalabalık ve takımını her yerde destekleyen bir taraftar. Sevdi mi sonuna kadar arkanızda olan, zaman zaman tepkisini koymayı bilen bir taraftar. Halen maça gittiğimde sahip çıkarlar, hiçbir zaman unutmazlar. Önemli olan takıma verilen katkıdır ve Fenerbahçe taraftarı her zaman bu desteği sağlıyor. Her zaman sevgi ve saygı görmüşümdür onlar tarafından, bunu açıkça söyleyebilirim.

– Unutamadığınız maçlar?

– 3-0’dan 4-3’lük Galatasaray maçı, yine Ankara’da 2-0’dan 3-2’lik Galatasaray maçı unutulmaz. Bunların yanında bir Kocaelispor maçı var; biz de kötü oynuyorduk ama o maç çok iyi oynadık, ben gol attım Kocaelispor küme düştü, hepsi de arkadaşımdı Kocaelispor futbolcularının. Bordeux maçından bahsettik zaten, o da unutulmazdı. Çok maç var unutamadığım ama Fenerbahçe forması giydiğim her maç benim için farklı bir heyecandı.

– Unutamadığınız goller?

– 2-0’dan gelip 3-2 yaptığımız Galatasaray maçında eşitliği getiren 2 gol unutamadıklarım arasında en önemlileridir.

– Çalıştığınız en iyi antrenör?

– Hepsi çok iyi antrenörlerdi ancak Veselinovic benim gözümde ayrı bir yerdedir. Elindeki kadroyu nasıl değerlendirmesi gerektiğini bilirdi. Elinde çok iyi bir kadro vardı ancak bu iyi kadrodan birileri yedek oturmak zorundaydı ve Veselinovic o büyük futbolcu topluluğunu yönetebilme becerisiyle diğerlerinden biraz öndedir.

– Birlikte oynadığınız en iyi futbolcu?

– Valla benim oynadığım dönemde çok iyi futbolcular vardı. O açıdan çok şanslı da görüyorum kendimi, çok iyi futbolcularla çalıştım. Herhangi birini seçmek pek mümkün değil onların arasından. Rıdvan, Tanju, Oğuz, Aykut, Pesic… Hepsi çok iyiydi, şu an benzerlerini bulamıyorum bile. Çok da iyi bir uyum vardı aramızda. 103 gol attığımız sezondaki kadro müthişti mesela, Eskişehir’e gittik, Eskişehir 2-0 öne geçti, biz hala gülüyorduk. Maç 7-2 bitti. 2-3 kişi maça asıldı mı maçı kazanıyorduk.

– Şu an Fenerbahçe’de ve dünya futbolunda beğendiğiniz isimler hangileri?

–   Valla şimdi de iyi isimler var ama ben hadiseye artık daha farklı gözle bakmak istiyorum. Bir maç oynayıp da beş maç yatan futbolculardan ziyade süreklilik arz eden futbolcuları takip etmeye çalışıyorum. Mesela o anlamda Messi ve C.Ronaldo hakikaten hayranlık duyduğum futbolcular. Futbolculuk karakterlerinden başka her maç aynı performansı göstermeleri benim çok dikkatimi çekiyor. Ben genç futbolculara bunu örnek gösteriyorum. Başarı süreklilik arz etmedikten sonra bir anlam ifade etmiyor. Çünkü günümüz futbolunda her maç final. Her maç aynı tempoyu göstermek, eforu sarf etmek; maç öncesi birtakım hem fiziksel hem zihinsel hazırlıkları gerektiriyor. Bunu sürekli hale getirmek; 1 yıl da değil 2 yıl da değil… Yani baktığın zaman bu isimler son 10 yılda dünya futboluna damga vurmuş. Bu çok ciddi bir karakter gerektirir, bunu çok merak ediyorum. Bu anlamda mesela bizim Mehmet Topal’a hayranım. Kişilik, karakter, sahaya koyduğu performans olarak çok saygı duyduğum, çok da sevdiğim bir kardeşim. Kaleci Volkan’ın performansını da genel olarak beğeniyorum, çok da saygılı bir çocuk. Bizim sağ bek Gökhan, mesela o da öyle, çok saygı duyuyorum. Çünkü her maç aynı eforu sarf etmek, aynı seviyeye çıkmak kolay değil.

– Aralarda bahsettiniz ama antrenörlüğe başlangıç nasıl oldu, anlatabilir misiniz?

–  Antrenörlüğe o zamanki idarecimiz Aziz Bey (Yılmaz) sayesinde başladım. TFF’de antrenörlük eğitimi almaya başladım. Orada Turgay Biçer Hoca ile tanıştım. Turgay Hoca ile çalışınca antrenörlüğün; benim tahmin ettiğimden daha farklı bir meslek olduğunu anladım ve kendimi o konuda hep geliştirmeye çalıştım. Kişisel gelişim ile ilgili kitaplar okumaya başladım. Daha sonra antrenörlüğe başlayınca hadisenin sadece taktik vermekle, çıkıp konuşmakla olmayacağını işin daha farklı boyutlarının olduğunu anladım. Kendimi o konuda geliştirmeye çalıştım, hala çalışıyorum. Okuyup kazdıkça daha çok bilgiler ortaya çıkmaya başladı. Bir yandan da çalışmak istiyordum. Tabi şimdi eleştiriyorum kendimi, seçimlerim beni hedeflerime götürmedi. Hedeflerim dışındaki çok zıt insanlarla karşılaştım. Bu ben de ciddi bir moral bozukluğuna sebep oldu, ben bu işi yapamayacağım dedim. Bahsettiğim gibi daha sonra yönetime sevdiğim arkadaşların girmesiyle, onların da ricasını kıramadım. Tekrardan aynı heyecanı yaşıyorum.

Şu an benim elimde olan yaş gurubunu 14-15 yaş grubu olarak aldım. Onları profesyonelliğe hazırlıyorsun, birtakım kaygıları var: Ailevi sorunlar, ekonomik sorunlar, çevre sorunları… Böyle bir ortamdan çıkarıp, profesyonel hayata hazırlamak, sürekli bir başarı elde edecek hale getirmek kolay bir hedef değil. Genç bir insanla uğraşıyorsun duyguları çok yoğun, zik zakları çok sık yaşıyorlar. Onları motive etmek, hazırlıksız yakalanmamak ve ikna edebilmek gerekiyor. Benim zamanımda hoca otur dediği zaman otururduk, hocanın bir otoritesi olurdu. Şimdi öyle değil, ben kendi çocuğum üzerinde bile otorite kuramıyorum. Yani o çocuğu bilginle ikna etmek zorundasın. Öyle bir soru soruyor ki; interneti, bilgisayarı benden iyi kullanıyor. Her daim hazır bulunmak zorundayım. Çünkü benimle alakalı en ufak tartışmalı bir durum yaşamalarını istemiyorum, bana karşı güven sorunu duymaları saha içindeki performansı etkiler. Dolayısıyla elli kere düşünür, öyle onlarla konuşurum.

– Şu an Fenerbahçe’deki ve Türkiye’deki altyapı le ilgili neler düşünüyorsunuz?

– Sağ olsun başkanımız desteğiyle, 4-5 yıl önce, 4 ay bütün Avrupa’yı dolaştım. Oraları gördükten sonra, Türkiye’nin gelmiş olduğu noktada hiçbir kulübün altyapılara yeterli desteği sağlamadığını gördüm. Bence Türk Futbolunun Altyapısı Avrupa’daki rakipleriyle baş edebilecek düzeyde değil. Yetenek olarak, futbolcu olarak onlardan kesinlikle aşağı kalmayız hatta daha da üstüne çıkabiliriz. Ama 14- 15-16 yaş gruplarında oynayıp yendiğimiz rakipler 22-23 yaş kategorilerinde bizi parçalıyor. Neden? Tamamen çocuğun yetiştirilmesiyle, kulüplerin sahip olduğu tesislerle ve antrenör kalitesiyle alakalı. Bunlar TFF tarafından çok ciddi araştırılıp, kamuoyuna anlatılması gerekir diye düşünüyorum.

En iyisi biz olmamıza rağmen, biz bunu iddia ederiz, yeterli bulmuyorum. Fenerbahçe Spor Kulübü’nün sahip olduğu ekonomik bütçeye oranla yeterli ilgi ve alakanın şu an olmadığını düşünüyorum. Ama sayın başkanımızın bir projesi var, inşallah hayata geçerse bu söylediklerim çok çabuk hallolur diye düşünüyorum. Belki bir kulüp olarak bir farkındalık yaratabilirsek, diğer kulüpler de bizi takip eder diye umuyorum.

– Uygar Mert (Zeybek) , Ramazan (Civelek) gibi futbolcuların A Takıma katılması ve onların gelişimi hakkında ne düşünüyorsunuz?

– Ben altyapıya 2006’da başladım. Sizler de takip ederseniz, araştırırsanız görürsünüz  2006-2007 sezonu itibariyle yavaş yavaş altyapıdan A Takıma çıkıp oynayan futbolcuları. Şu an Fenerbahçe Altyapısında yetişen 20-25 tane genç futbolcu Bank Asya, Süper Lig seviyesinde oynuyor. Bunlar bizim zamanımızda alınan A Takıma sunulan futbolcular. Ama burada sayın Aykut Kocaman, sayın İsmail Kartal ve son olarak da Vitor Pereira’nın haklarını yememek lazım. Çünkü onlar bize çok ciddi destek verdiler bu oyunculara süreler vererek. Başkanımızın da çok ciddi destekleri oldu. Ben bir İngiliz eğitim koordinatörü getirttim, TFF’den tepki almamıza rağmen başkanımızın desteğini gördük. Biz hem antrenör eğitimini hem genç futbolcuyu erken yaşta bulma operasyonlarını çok başarılı yaptık. Başkanımız da maddi olarak çok destek verdi. Şu an Uygarla Ramazan A takımda. Onlardan önce Recep Niyaz, Beykan Şimşek… Dediğim gibi Aykut Hoca, İsmail Hoca ve Pereira oynattılar, kamuoyuna tanıttılar, dolayısıyla genç çocukların piyasaya çıkmalarını sağladılar. Bunlar süreklilik arz ettiği takdirde genç futbolcular çıkartabiliriz. En son çıkanlar Ramazan ve Uygar. Hoca ile de konuşuyorum; çok da beğeniyor, ikisini de seviyor. Genç oyuncular için bir fırsat biz de onlara hedef gösteriyoruz. Onların orda olması bizi çok sevindiriyor. Ertuğrul (Taşkıran) mesela 3. kaleci. Ertuğrul’u da ben aldım. Ertuğrul hatta geçen gün maçta takım kaptanı oldu, maçtan sonra bana mesaj attı. Erten var yine aynı şekilde 4. kaleci… Bunlar hep bizim zamanımızda alınan, bulunan futbolcular…

 – Pereira’dan bahsettiniz, genç oyunculara şans vermesinden… Takımın başında olduğunuz Antalya maçında süreç nasıl gelişti ve maç hakkında ne düşünüyorsunuz?

–  Tabi şimdi bahsettiğimiz bu genç oyuncuların oynaması söz konusu olunca, hoca takımın başında benim çıkmamı istedi, “Ben senin yardımcın olayım.” dedi. “Ben de burası Türkiye, olmaz öyle şey.” diyerek kabul etmedim. Israrla yardımcım olacağını, yanımda oturacağını söyledi. Mağlup olursak maç sonu kendisinin, kazanırsak benim konuşma yapacağımı belirtti. Çok büyük tevazu örneği gösterdi. Zaman zaman kendi arkadaşlarımızdan görmediğimiz ilgi ve alakayı hocamızdan gördük. Çok da seviyorum, hala da görüşüyoruz. Yani tabi bir teknik adam-altyapı ilişkisinin böyle olması gerekir diye düşünüyorum. Kendisine çok saygı duyuyorum ve çok da başarılı olacağını düşünüyorum.

– Bu sezonla alakalı sormak istediğimiz diğer bir soru da bu sezon oynanan U21 Fenerbahçe –  Çaykur Rizespor maçıyla alakalı… Rakip takımın lehine bir penaltı pozisyonu söz konusuydu ve maçın hakemi penaltıyı vermeyince sizin 4. hakeme bir tepkiniz oldu. Bunlar kamuoyunda görmeye pek alışık olmadığımız durumlar, ne söylemek istersiniz?

– Bizim amacımız genç çocuklara hizmet etmek, onların haklarını her platformda en iyi şekilde savunabilmek, onlara destek olmak ve onların bir yerlere gelmesini sağlamak. Fenerbahçe olmuş, Kayseri, Rize vs. fark etmez önemli olan gençlere destek olabilmek. Ben hala %100 penaltının verilmediği kanaatindeyim. Ben de bu sebeple hocaya tepki gösterdim. Altyapılarda neticeye çok önem veren bir kulüp değiliz, öyle bir felsefemiz var. Biz A Takıma futbolcu yetiştirmek istiyoruz. Dolayısıyla bizim hedefimiz, önceliğimiz buyken kalkıp Rize veya diğer maçlarda neticeyi kovalayan bir teknik adam olamam. Bu maçta da bana göre çalınması gereken bir penaltı vardı ve bu yüzden hakeme serzenişte bulundum. Orda da bir gazeteci arkadaş çekmiş beni, haber yapmış. Bana Antalya’da söyledi hocam böyle böyle yaptınız ben de haber yaptım diye. Hadiseden 3-4 gün sonra haberim oldu.

– Bundan sonrası için A Takım düzeyinde bir takım çalıştırmak gibi bir düşünceniz, isteğiniz var mı?

– Benim şöyle bir felsefem vardır, daha çok antrenörlükle uğraştığımız için sık sık gündeme gelir. Ben ne yaparsam sosyal yaşantı da en iyisini yapmaya çalışırım. Bunun sonu da neresi olur bilmem. Ben antrenörlük yapacaksam bile bu işin hangi boyutları var araştırıyorum, profesyonel yardım alıyorum, para verip seminerlere katılıyorum. İngilizce öğrenmek için hoca tuttum mesela, 55 yaşındayım kimse bana bunları zorla yaptırmıyor. İnternete giriyorum, yurtdışındakilerle görüşüyorum. Dergiler var, yabancı kaynaklar onları takip ediyorum. Bu iş dipsiz bir kuyu, kendimi hep nasıl geliştirebilirim diye düşünüyorum, buna yoğunlaşmış durumdayım. Bunun neticesi A Takım olur, neresi olur önemli değil. Hedef olarak da illa sonrası olur diye koymuyorum. Bu işi en iyi şekilde nasıl yapabilirim, onun mücadelesini veriyorum.

– Antalya maçında çıkardığınız kadroda daha önce hazırlık maçlarında da izlediğimiz oyuncular da vardı. Fenerbahçe özelinde sizin ileride Fenerbahçe A Takımında oynayabilir diye ayırdığınız oyuncu var mı?

– Burada dikkat edilmesi gereken husus karakter. Hepsi yetenekli ama onları zirveye taşıyacak unsur karakter. Baktığın zaman o kadrodan 3-4 çocuk var ki Fenerbahçe A Takım seviyesinde oynayabilecek durumdalar. Fakat bu süreklilik arz etmedikçe değerlendirmek mümkün değil. Aynı takım içerisinde kadroda 24 kişi var. Bu kadroda bu çocuklara sürekli şans verilmiyor ve sıkıntı bu.  Bununla ilgili problem çözmek için 4-5 yıl önce 5 kulüp yan yana geldik. U21 normalde A2 olarak oynanıyordu, biz onu U21 yaptık. Buradaki amacımız şuydu:  Şampiyon olan takım 2. lig veya 3. lige çıksın. Kulüplere profesyonel 2.takım kurma şansı verilsin. Bunu zorlamıştık. Hatta bunu ben Fatih Hoca’ya anlattım, Fatih Hoca da güzel proje olduğunu belirtti ve “Bunu yapalım.” dedi. Ama daha sonra kulüpler birliğinden geçiremedik. Bizim amacımız U21 seviyesini aşmış, A Takımda oynayamayan çocukların buralarda oynamasıydı.
Eğer böyle bir takım kurabilirsek, ki hala öyle bir ümidimiz var, bu tarz çocuklara orda daha çok oynama imkanı, ligde görünme imkanı veririz. Ondan sonra işte seçme imkanı daha pozitif ve objektif olur. Yani sadece bizde değil tüm kamuoyunun dikkati oraya yönelecek çünkü. Dolayısıyla böyle bir ortam yaratmadan şu an çocuk oynar ya da oynayamaz demek çocuğa haksızlık olacak diye düşünüyorum. Yoksa bana göre karakter olarak içlerinde çok öne çıkanlar var, yetenek olarak da zaten çok fazlalar, oynarlar diye düşünüyorum ama bu imkanı vermeden onları değerlendirmek doğru bir şey değil fakat ne yapacaklar yani, bu imkanları bulamazlarsa başka yerlere gidecekler. Başka yerlere gittiğinde de gittiği yerin hem ekonomik hem fiziksel şartlarına uyuyorlar, uymak zorundalar. O zaman da çok yetenekli dediğimiz çocuklar böyle çiçek gibi solup gidiyor.

– Genç oyuncuların oynaması için federasyon buna bir kural getirmeli mi, siz ne düşünüyorsunuz?

– Şimdi aslında bu tip kurallar var, UEFA şart koşuyor ama gelin görün ki uygulanmaz. Çünkü 14 tane yabancı hakkı var artık, takımlar sahaya nerdeyse 11 yabancıyla çıkacak. Şimdi böyle bir ortamda genç futbolcuya şans vermek çok zor, yani verilir de kaybettiği zaman ihale ona kalacak. Mesela hatırlarsınız, 3-4 yıl önce Salih(Uçan), bir maçta bir geri pas verdi, gol yedik, ertesi gün Salih’le ilgili neler söylediler. Şimdi genç oyuncular bu hatayı yapacak, o hatayı yapma şansını ona vereceksiniz ki kendisini geliştirsin. Böyle bir ortam verilmediği zaman, şans verilmediği zaman kendini geliştirme şansı yok. Federasyon burada dayatmacı olamaz çünkü burada kulüplerin ekonomik gelirleri çok üst düzeyde; dolayısıyla orada bir futbolcu %10’a tekabül eder, %10 bile olsa kimse o elindeki şansı rakibe vermek istemez. Dikkat edersen hep 25-26 yaşında ya da futbolu bırakmaya yakın futbolcular, daha yetenekli, daha tecrübeli, bu atmosferi kaldırabilecek futbolcular tercih ediliyor, özellikle Fenerbahçe’de. Dolayısıyla böyle bir ortamda genç bir futbolcunun süre alması çok zor ama muhakkak bir alternatif üretmeliyiz, bunun çok katı bir savunucusuyum. Her gittiğim yerde devamlı söylüyorum ama tabi şu an futbolumuzu yöneten Fatih Hoca buna ivedilikle bir çözüm bulmak zorunda çünkü genç futbolcuyu kazanmak sadece kulübe değil milli takıma da bir avantaj ve bunu sağlayacak ortamı yaratmak zorundayız.

– Genel anlamda kariyerinizle alakalı “keşke”leriniz ve “iyi ki”leriniz nelerdir onu öğrenmek istiyoruz.

– “Keşke”lerim çok var tabi… Neden oluyor bu? Bilinç düzeyine eriştikten sonra geçmişe dönüp kendi futbolculuk ve antrenörlük kariyerimi daha objektif olarak değerlendirip yargılayabiliyorum ama işte gençlik farklı bir şey tabii, yaşayarak anlamak gerek. Ben şimdi çocuklarda da aynı şeyleri görüyorum. Yani, keşke bu bilinç seviyesinde olsaydık. Mesela az önce söylediğim gibi, her maç final, her maç bu performansı nasıl aşabilirim sorusunun üzerine yoğunlaşmak isterdim. Bugün hakikaten merak ediyorum üst düzey futbolcuları; bu performansı hangi ortamlarda sağlıyorlar? Bence bu çok araştırılması gereken konu. Maalesef biz çok genç yaşta bu bilinç seviyesine erişemedik ve gençlik gitti, yani geri dönmek mümkün değil. Şimdi kaçırdıklarımı nasıl yakalayabilirim diye düşünüyorum, onun için gece gündüz devamlı araştırıyorum, seminerlere katılıyorum. Büyüklerimizden, hocalarımızdan fikir alıyorum, daha farklı daha fazla ne yapabilirim diye çaba harcıyorum. “İyi ki”lerim noktasında da, iyi ki Fenerbahçe‘ye gelmişim, iyi ki Fenerbahçeli olmuşum yani bu hakikaten yaşanması gereken bir konu, anlatılmaz. Hayatımda çok seçimler yaptım ve bu yaptığım en güzel seçimlerden biriydi diyebilirim.

– Son olarak Fenerbahçe taraftarına söylemek istediğiniz şeyler var mı?

– Onlar gerekeni yapıyorlar, her zaman takımın yanındalar ve desteğe devam etmeleri gerek, futbolculara sahip çıksınlar. Yönetim, futbolcu ve taraftar… Bu ayrılmaz bir üçlü, buna devam etsinler ve her zaman takımlarının yanında olsunlar.

DSC_0125

1907 ÜNİFEB – Üniversiteli Fenerbahçeliler Birliği

İLGİLİ YAZILAR